Tiyatro

 

       

      Bu sayfaları hazırlarken, bir nebze olsun babamı hatırlatmak dışında belli bir amaç edinmedim. Zaman zaman ciddileşitim. Mesleğim, toplum içersindeki sorumluluklarım geldi aklıma. Bazan da çocuklaştım. Kardeşlerime,  yeğenlerime, arkadaşlarıma hazırlarmışcasına -belki de öyle olması gerektiğini düşündüğümden -   kendimi kattım sayfalara. Kendi konuşma tarzımı, espri anlayışımı... Bazan zorlama saçmalıklar da yapmış olabilirim. Hayatta da yapıyorum zaten. Hoş görüyorlar sağ olsunlar. Sonuçta bir tiyatro sitesi hazırlamadım. Bu saatten sonra  kendimi ortalara atıp dizi veya başka para getirecek işler için bol boyalı bir cv oluşturmak gibi bir niyetim de... yok. Galiba öyle bir hedefim de yok bundan sonraki yaşamımda. Ne bileyim.. öyle olsaydı  dizginlerdim kendimi. Faça vermemeye çalışırdım :)

      Ben arkadaşlar.. yazmayı seviyorum. Daha doğrusu; daha mutlu yaşamak için, iyi kötü, sadece yazı yazarak tüketmek istediğim bir süreçin ön hazırlıklarını yapıyorum , kendimce..galiba.

      Gene de şöyle ciddi sayılabilecek bir girizgahla başlayalım bakalım.

      Şimdi...

      Aşağıdaki şemada, beni var eden kişilerden ilk 6’ sı görülmektedir

       

    •  
    •  
    •  
    •                       

 

 

 

      E, yeter bu kadar ciddiyet..

      Bundan sonra yazılacak olanlar otobiyografik değil ‘geyik’ tir.

 

                                                                                                                              

       

       

      Oysa bana soracak olursanız - biraz ukalaca olacak ama - hayatın içinde bulunmak ’geyik’ değil,  kutsal ve de ciddi bir eylemdir.  Bir o kadar da tehlikelidir hayatın içinde bulunmak.. yer almak.

      Ciddi bir eylem olması belki de tehlikeli olmasından kaynaklanmaktadır. Tehlikelidir. Ama gene de alışkanlık yaratır hayat. Çünkü lezzetlidir. Lezzetlidir ama bir o kadar da tortu bırakır. Tortusuna rağmen hiç bir zaman kesmez sizi yediğiniz kadarı. Verseler elinize kainatın tüm atomlarını,  hiç düşünmeden hepsini tüketebilirsiniz tüm zamanlarda var olabilmek uğruna..

      Bu nedenle de kutsaldır hayat oyunculuğu. Bu nedenle de kutsaldır oynanan oyun.  Ama kutsal olduğu kadar, vurdumduymazdır da.. Sizin içinde olup olmadığınıza zerre kadar aldırış etmeden sürüp gider. Bu nedenle de gizemlidir hayat.. ve de yaşamak. Ve de ne olursa olsun,  şahanedir bence.

       

      O halde  yukarıdaki ‘geyik’ sözcüğünün; ‘Deer Hunter’ filminin finalindeki geyik gibi algılanması daha doğru olur. Kararsız avcının namlusuna bakan şaşkın geyik... Hayatın karşısında öyle hissediyorum kendimi. Galiba kendini ve ormanını seven ve de yaşamak isteyen bir geyik bu.. 

      ya da beyaz bir kedi..

      or just a whistle... that’s all.

      ...ve de bütün bu sayfadakiler, aslında onun iç geçirmeleri...

      ezgileri...                         

         

                                                                                                                                                  

         

        Zaman denilen milyarlarca ciltlik külliyatın içersinde bırakın bir cümle, bir harf kadar bile sürdüremiyoruz varlığımızı. Gene de içinde parıldadığımız o ‘an’ parçacığını çağlara bölebiliriz kendi içersinde. Çocukluğumuz, gençliğimiz, orta yaşlılığımız, yaşlılığımız, ikinci çocukluğumuz gibi mesela.. Upuzun ve birbirinden her bakımdan tamamen farklı süreçleri kapsar ömrümüz. Birini yaşarken, adeta tanıyamayız ötekini. Hatta hayal bile edemeyiz. Ne davranışları, ne şekli şemali, ne düşünce biçimi, ne hayatı algılayışı, ne ruh hali...  Başka başka insanlar sanki..

        “Bu da kim yahu?” (İkisi de sorabilir bu soruyu.)

         

        Ve diyorum ki... insan ömrü 400 yıl olsaydı sözgelimi.. Biz orta yaş grubu kişiler, şu an hangi çağımızı idrak ediyor olacaktık? Öyle ya, ‘yaşlı’ diyemezsin, önünde daha 350 yıl var. ‘Genç’ de diyemezsin, bi sürü köprü aşmış 50 yıllık kısacık ömründe:)... 

        Ve de ortalama 400 yıllık bir ömür içersinde, üniversiteye giriş için üst yaş sınırı kaç olurdu acaba?..

        Ya da askerlikten düşmek için...  

        Sağlık sigortanız kaçından sonra çifte katlardı primlerinizi?..

        Kaçında ümidi keserdiniz gelecekten?..

        Kaçında daha sıkı bir biçimde sarılmak isterdiniz içinizdeki tanrıya?..  Tanrınıza?  

        Kaçında  yaş haddinden emekli edildiğinizi bildiren sarı bir zarf alırdınız, yıllarca emek verdiğiniz kurumlardan?

        Ve de kaç yaşına geldiğinde ölüme terk ederdik acaba tiyatro sanatçılarımızı? 300 mü? Yoksa 310 mu? Belki 350’ ye çıkartırdı ölüme terk edilme yaşını, daha sonra görevi devralacak olan hükümet. (Bu da kapak olsun ;)) 

        Bence insan ömrü daha uzun olsaydı eğer, insanlık çok daha yavaş ilerlerdi. Daha kısa olsaydı, ilerlemeye zaman kalmazdı. Demek ki yaş konusunda bile doğal bir denge var..                          

        Her şey ne kadar görece geliyor insana, böyle bakıldığı zaman.. (Ya da ben, işi gücü bıraktım filozofluğa soyundum, vakit geçirmek için:) Bilgelik nedir, olgunluk nedir, deneyim nedir, karışıyor iş.

        Ya zaman?.. Hayat daha mı ağır akardı acaba o zaman?.. Elleri baltalı ve postlu dedeler geçit vermez miydi bi türlü, eli meşaleli torunlarına, ‘Tapu henüz bizim elimizde.’ diyerek?

        Şu an kimde peki tapu?? Tapuları tabularla garantilediklerini düşünenlerde mi acaba??? (İşin bu kısmını kurcalama.:))

        Neyse..  zaten bundan sonra hatırlayıp yazacaklarım, tüm zamanların dışında kalıyor.

        Dün yaşanmış gibi değil de sanki bi düş yaşanmış gibi...

        Az önce mönitöre bakmaktan gözlerim yoruldu. Bilgisayar başından kalkarak salona gittim. Kafa dağıtmak için.. bi kaç dakika... Yemek masasına takıldı gözüm. 2002 Mart ayından beri yemek yenmiyor o masada. Bir köşede duruyor öylesine... Üzerine ıvır zıvır atıyorum. Dışarıdan geldiğimde elimdekileri falan bırakıyorum daha sonra yerleştirmek için... Masanın üzeri benim kimliğim gibi geldi bir an. Nereye geldiğini bilmeyen biri, eğer beni az çok tanıyorsa, kesin anlardı ev sahibinin kim olduğunu. Bir tiyatro broşürü duruyor masada. Bu yıl oynadığımız oyunun yeni bröşürü. Kaktüs Çiçeği. Onun yanında ise ‘Ful Yaprakları’ nın afişi duruyor. Afişlerin üzerinde ise bir klarnet. Kırnata :) Dizide kullanmam gerektiğini öğrenince aldım geçtiğimiz yaz, Turgutreis’ deki hediyelikçiden, bi ufak kazık yiyerek. Niyetim o canım aleti odun taşır gibi tutmamak, en azından çekim sırasında doğru parmakları doğru deliklere oturtmaktı. Hemen bizim Utku’ yu buldum sahilde. Sağ olsun gösterdi nasıl üfleneceğini, tutulacağını... Şimdi Hüsnü kardeşimizin cd’sine eşlik ediyorum kendimce, sazlık sıtması görmemiş seslerle:) Bir de kardeşim Kumru’ ya vereceğim senaryolar duruyor yemek yenmeyen yemek masasında, klarnetin hemen yanında. Okusun da severse işlesin konuyu diye..

        Çok güzel senaryoları var Kumru’ nun. Bir sürü dizi yazdı kanallara. Masanın yaslandığı duvarda ise, anneannemizin gençlik resmi asılı. İşte ben buyum dedim kendikendime, masanın üzerine bakarak..

      İmdiiiiiiiiiiii..

      Geyiğe saçmasapan bir oyuncukla devam edelim.. :)

       

      Yılın ümit veren ‘Tevazu Maskeli Megaloman’ ödüllü  aktörü.

       

      c.c. - (Pejmurde bir kılık ve çelişkilerle dolu, kararsız, aksi bir ifadeyle sahneye girer. Elinde aile albümleri vardır. Peşisıra, kocaman, içi eski püskü eşya ve dergilerle tıka basa doldurulmuş, tozlu bir sandık sürüklemektedir. Aynaya yaklaşır.  Konservatuvar bitirme sınavlarına hazırlanan bir bilir kişi  - ya da jübilesini yapmakta olan bir aktör - edasıyla boğazını temizler. Aynadaki göz bebekleriyle iletişim kurmak amacıyla, hareketsiz durur bir süre. Beceremez. Aynanın önündeki lambayı yakar. Bu sefer, konservatuvar bitirme sınavına hazırlanmış bir bilirkişiyi izleyen jüri üyesi edasıyla, bir daha bakar gözbebeklerine.

      ‘Yakaladım!’ dercesine, ifadesini onayladığını belli eden, gevrek olma heveslisi bir kahkaha atar. O an suratında beliren ifade de hoşuna gider ve onu da muhafaza etmeğe karar verir. Bu sefer, rol yaptığını düşündüğünden, beceremez. İfade uçar gider. Tekrar dener. Oluşan yeni ifadeyi, kimilerinin beğeneceğini düşünse de, içine sindiremez garibim. Yeniden kararsız, aksi haline bürünür. Gene de, az önceki müthiş ifade kafasına takılmıştır. Tekrar dener. Gene olmaz. 

      Bu yeteneksizliğini günün yorgunluğuna ve ortamın sosyo- politik ve kültürel travmasına yorar. Baba yadigarı grimasklarla idare etmeğe karar verir. Taş plak devrinde dönenip duran bir  long play cızırtısıyla haykırır kainata; ‘Hayıııır!’ diyerekten.. Nedense? Belki de kıçını yırtmakla, seyircinin ilgisini çekebileceğini düşündüğü içindir.  Hani olursa, ilerde seyirci diye...

      Bir an kendi sesinin aksini dinler. Beğenir.

      Bu sefer grimaskının ve aksi sedasının içini yeterince dolduramadığını fark eder. Uzatmamak ve kendini rahatlatmak için; ‘Babam yanlış öğretmiştir.’ diye geçirir içinden. Bu düşüncenin, kendisini daha da bi olgunlaştırdığını ve bilgeleştirdiğini  fark eder ve mesleki eksiklerinin ve yanlış bilgilendirilmesinin sorumluluğunu,  bir önceki jenerasyonun eksik ve ‘çağ dışı’ öğretilerine yüklemeye karar vererek, aşağıdaki sözleri; fontlarına,  başlık olup olmadıklarına bakmaksızın, sayfa sonuna kadar oynamaya başlar.

      Gerisi bu sayfayı okumakta olan yönetmenin hayal gücüne kalmıştır :)

      Bu sayfayı en güzel biçimde yorumlayacak, ve de bendenizi böyle saçmalıklara zaman ayırdığı için adamakıllı haşlayacak olan yönetmen ise artık hayatta değil ne yazık ki :( (Sevgi ve özlemlerimle babacığım.)

       

      * * A) Ben kendimi ne mi sanıyorum?!(İstihfafla güler.)

      Hani telepatik ortama yetişemedik, bari dijital ortamdan istifade edelim. (Gene güler.. hem ne gülme.)

      Aslında benim yaşımdakilere, özgeçmiş yazdırmamak lazım. Çünkü, genç değilsiniz artık. Orta yaşın neresinde olduğunuzu ise, kestiremiyorsunuz henüz.. İhtiyarlığı ise, daha tanımıyorsunuz bile.. Arada bi yaratıksınız işte. Maymun mu, insan mı olduğuna karar verememiş bir humanoid gibi.. Vallahi tuhaf bi durum.. Saçalama ihtimali yüksek... Üstüne üstlük, iki ucu kirli değnek. Hani ciddi mi yaklaşsam acaba?.. Hani bordrolu sanatçıyız ya, bi de... Ne bileyim, formal mı takılmalı, başka türlü mü? Başka türlüsünü, yaşım kaldırır mı?..  Peki yaşım, omuzumdaki formaliter baskıyı, her daim, kaldırır mı?? Neye sığınmalı ki? Gençliğe desen?..  Olmaaaaz.. Gitti o.Tam neresindeyim peki, yağmurun?.. Ne diyorduk?.. Falan filan..  Şimdiden sıkmaya başladım işte.

      Neyse..

      ‘Small Bang’                     

      1955..

       

      28. Haziran’ da, Ankara’da, Sıhhiye’ de, Sıhhiye pazarın karşısındaki üç katlı gri apartmanın giriş katında doğmuşum. Doğumum çin takvimine göre ‘Geyik Yılı’ nın ortalarına tekabül eder. Sesimi ilk kez doktorum, yani Yardım Sevenler Derneği eski başkanı merhum *Dr.Mediha Eldem’ e duyurmuşum.

      O yıl radyolarda ‘Unchained Melody’ nin ilk versiyonu çalıyormuş.(Lex Baxter)  http://www.youtube.com/watch?v=9FB6mkksTLw

      Çirkin bir bebekmişim. Göz aydınına gelenler kutlamak yerine; ‘Üzülmeyin düzelir’ derlermiş hep. Bana öyle anlattılar. Bense hala aynada kendimi o halimle görürüm. O dönemden kalan resimlerim eski eşimde kaldı. Günün birinde üşenmeyip alırsam koyarım buraya. İsmimi annem koymuş. Ama çocukken; ‘Bak bu ismi sana ablacığın koydu’ derlerdi, belki merhamete gelir de kızcağıza karşı daha uysal davranırım diye. :)

      Kırk günlükken, çişimi zor yaptığım için sünnet olmuşum. Evlenmek içinse kırk kusur yıl geçmesini bekledim.  Sünnet  düğünümü hayattaki kırkıncı günümde şuursuzca, kendi düğünümü ise hayattaki kırk üçüncü yılımda; ara dönemin “kendini olgun sanma şuursuzluğu” içersinde yaşayabildim.

      (‘VAY BE!’ DERCESİNE AYNADAKİ AKSİNE BAKAR. ACI ACI GÜLER.)

      Bir yaşıma kadar çok usluymuşum. Sonunda dayanamamış anneannem; ‘Bu çocuk niye bu kadar sessiz?’ diye sormuş. Sen misin soran??!!

      Dört yaşındayken; kanepede öğle şekerlemesi yapan babacığımın kafasına, sırf oyun olsun diye, düdüklü tencere indirince; müştekinin sinirinin geçmesi amacıyla geçici bir süreliğine anneannemin evine kaçırıldım.( ya da ’mışım’)

      Ortalık durulup da geri döndüğümde - daha doğrusu anneannemde pirize tel sokarak sigortaları attırdığım için iade edildim - annem, bana karşı nasıl davranacağını kestiremediğinden bir çocuk psikologuna danışmış. İlgi çekmek istediğimi söylemiş danışman hanım. Haylazlıklarımla pek ilgilenmemelerini öğütlemiş. Annem de ilgilenmemiş bi süre,  ta ki ben inci kolyesinin toplarını burnuma sokup, beyin nahiyeme doğru ittirene kadar. 

      ‘Anne bular çıkmıyor!’ diye koşmuşum yanına, beynin zarımın sınırında inci taneleriyle. Mecburen ilgilenmiş kadıncağız. Doğru Hacettepe acile..

      Bunun gibi çeşitli olaylar hatırlıyorum, bir tarafın sakinleşmesini beklemek amacıyla geçici süreler karşı tarafa sürgün edildiğim...

      Ama duygulu çocuktum neme lazım. Azgınlık krizlerimin doruk noktasındayken annem genellikle şarkı repertuvarına başvururdu.

      ‘Benim annem güzel annem, beni al kollarına...’ diye bir okul şarkısı. Bu şarkıyı duyar duymaz durulurdum. Anneme günün birinde kötü bir şey olabileceği ihtimalini düşünerek başlardım ağlamaya. O da bunu çok iyi bildiğinden, böyle durumlarda alelacale şarkısını devreye sokardı. Diyelim o bulaşık yıkarken, ben beşinci katın balkon demirinden aşağıya inmeye çalışıyorum. Hemen elindekileri fırlatır, telaşla yanıma koşarken şarkısını da haykırırdı.

      ‘DUR! BEEENİM AAANNEEEEM!!!’ :)

      Anneannem ise başka bir yöntem bulmuştu. Günün hangi saati olursa olsun, ben krize girdim mi  hemen namaza dururdu. Ben de yanına tabi.. Kriz dediğim de, mesela, naane’ min manevi kızı Zekiye’ yi saçından tutup yerlerde sürükleme neviinden masumca girişimler işte. Tanrıya çok saygı duyuyordum. Tanımasam da, kavrayamasam da, onun saygı duyulması gereken en büyük güç olduğunu düşünüyordum. Anneannem de bunu iyi bildiğinden, namaz yöntemine baş vuruyordu, henüz ezan sesi duyulmadan..

      Bütün bunları ‘afacan çocuk’ tiplemesi oluştururak sempati toplamak, ya da okuyanları gülümsetmeye çalışmak amacıyla yazmıyorum. Sadece böyleydim işte.. Ve bunları bir çizgi roman kareleri gibi canlandırmıyorum hayal ederken.. Daha çok, bi belgeseli andırıyor, geçmişe yönelik hayallerim. ‘Evde Tek Başına’ nın Kevin’ in değil, anlayacağınız. Yapay kahkaha efektleri ile beslemiyorum onları. Titresimlerini ve birbirine karışmış seslerin uğultusunu duyar gibi oluyorum, hayal ederken. Yazarken biraz espri katmamın nedeni, daha sonra aile içi sohbetlerde bunların bu biçimde anlatılmasıdır.                            


                                

      “Nereye gidiyoruz anne?”

      “Anneanneye uyrayacağız.”              

      1961.. 6 yaşındayken; annem,babam ve ablamla birlikte yaşadığımız; balkonundan Gençlik Parkı’ nın gökyüzünü sulayan fıskiyesine baktıp hayallere daldığım evden çıkarak, anaanemlere uğratıldım. (Doğduğum eve.) Altı yaşından yirmi dört yaşına kadar da gençlik parkı fıskiyesi yerine; Naane’m, Nono’m, ‘Gogo’m, Cicaannem, Meloş teyzem ve de anneannemin manevi kızı Zekiye ile birlikte  pazar cümbüşü seyrettim.

      Anneannem beni bakıp büyütme, ben de onun yuvasının ‘reisi’ olma görevlerini üstlendik.

      O gün, ‘Prens İgor’ çalıyordu bıraktığım evin radyosunda. Adını sonradan öğrendim.

      Bi de.. mandalin kokuyordu Sıhhiye sokakları.. Öğle sonrasıydı.

      Pazar artıkları kokuşmamıştı henüz..

      Kolay değildi evin reisi olmak. Gecenin bi vakti arka odalardan ufacık bir tıkırtı gelse şöyle denirdi usulca; ‘Civaaan! Şşşt! Git bi bak.’

      Koltuklarım kabara kabara gider arka odaları dolaşırdım, ‘hırsız mı girdi acaba?’diye. Başta anneannemin ve ablamın, ardından tüm dul ve yalnız aile dostlarımızın, ahbaplarımızın sorumluluğu; ‘fasülyeden nimet’ misali, omuzlarıma yüklenmişti. :)

      Yani ben ciddi ciddi böyle düşünüyordum, özellikle içerki odalardan tıkırtı geldiğinde. :))

       

       ilk vesikalık 1960

       

      Karşı komşumuz, Klasik Türk Müziği üstatlarından rahmetli *Ruşen Ferit Kam’ dı. Aynı zamanda Konservatuvar’ da edebiyat öğretmenliği yapardı Ruşen bey amca. Karısı Yaşar hanım ve kızı avukat Necla Kam ile yıllarca ahbaplık ve komşuluk ettik. Onun yakın dosları ise, babamın da ahpabı olan Refik Ahmet Sevengil ve tanburi Cemil Bey’ in oğlu olan Mesut Ekrem Cemil bey’ di. (1902-1963) Anılarını anlatırdı Ruşen bey amca. Kulak kabartırdım.. Lise dönem ödevlerimin en kıyak tarafı Ruşen bey amca ile söyleşi hazırlama faslıydı. O anlatır  ben yazardım. Hem ödevime böyle bir kişiyi konu ettiğim için forsum artardı, hem de, çok güzel anlatırdı.

      80’ lerin başında, ben İstanbul’ a yerleştiğim günlerde vefat etti Ruşen bey amca. Çoktan nakletmişlerdi zaten onlar da, İstanbul’a. Cenazesi çok kalabalıktı. Yetiştirdiği çoğu sanatçı unutmamıştı hocalarını uğurlamayı.  Hemen hemen bir yıl sonra da kızı Necla abla vefat etti.

      ‘Komik’ ve ‘Muzip’ bir adamdı. Giyimi, konuşma tarzı, efendiliği, otoriter ama sevecen duruşu ile tam bir İstanbul beyefendisiydi. Sigarayı ikiye bölerek takardı ağızlığına, az içmek için. Ama ilk yarı sönmeden öbürünü yakar, böylelikle gene tam sigara içmiş olurdu. Böyle yaptığı için kendine güler, gene de tekrar ederdi her seferinde..

      *Refik Ahmet bey, o bizim terk ettiğimiz gençlik parkına bakan evin karşısında otururdu, kızı Fatoş abla ve torunu Nesteren’ le. Ruşen Bey amca onlara gece gezmesine gittiğinde, dönüşte herhangi bir tehlikeye karşı öttürmek amacıyla, bekçi düdüğü götürürdü yanında.  Öttüre öttüre de dönerdi Ataç sokaktan, Sıhhiye’ deki apartmanımıza. (Şimdilerde olsa sirenle dönerdi zaar:)) Henüz anarşi dönemi de başlamamıştı o günlerde.)

      Bu sözünü ettiğim kişiler, kültür tarihimizin önemli şahsiyetleri.. Onları yazmak, incelemek, elbet benim işim değil.. Ben, çocuk gözüyle, kendi dünyamdan aklımda kalanları yazıyorum.

      Canım anneanneciğim.. En sevdiği torunu olarak otuz küsur yıl  bıkıp usanmadan kahrımı çekti. Baktı bana. Büyüttü. Aile sıcaklığını, aile güvenini, aile huzurunu hissettirdi. Sürekli mutluluğumu düşündü. Takıntı halinde.. En mutlu dönemlerimde bile, ilerde mutlu olamama ihtimalimi kurarak mutsuz etti kendini. Ablamla ben, kendimizi bildik bileli, naane’ mizin bir ayağı çukurdaydı hep.. Ellisinde şöyle söylerdi;

      ‘Ayağınızı denk alın, benim bir ayağım çukurda artık.’

      Ömür boyu hiç bitmedi o çukur özlemi. Geçen yıl vefat etti. 92 yaşındaydı öldüğü zaman. Ölmeden bir gün öncesine kadar, teyzemin kullanılmayan eşya deposunda duran porselen tabaklarını bana veremediğinden dolayı yakındı durdu. Hastalığını unutup, bu nedenle yedi bitirdi kendini. Oysa çoktan miyadını doldurmuştu o porselen takım... Anneannem gibi :( Tabakların çoğu çeşitli zamanlarda kırılıp gitmişti. Anlatamadık naane’ mize, iki kıçı kırık tabak yüzünden boşuna kendini harap ettiğini.. O alışkındı üzülmeye. Hatta için için, acıyla beslendiğini düşündüğüm günler bile olmuştur.

      Dedim ya, çok sevdi beni anneannem.. Bütün torunlarını çok sevdi.

      ‘Hayata buğulu gözlüklerle bakma’ diye bir gen varsa eğer, kesin anaanemle ikimizin ortak genlerindendir. Küçükken bi keresinde el falı bakmıştım anneanneme, oyun diye.. Elli yaşında öleceğini söylemiştim, o günlerde o yaşı kendisine hiç mi hiç yakıştıramadığım için.. ‘ama evladım.’ demişti, ‘ben zaten 50 yaşındayım.’ 

      Hiç tahmin etmemiştim bunu.. çok üzülmüştüm. Bütün gece, üç kulhuve bi elham okumuştum ardarda, sabaha kadar neredeyse, anaannem ölmesin diye.

      ‘Allah’ım. Ne olur; annem, babam, naanem, ablam, küçük kardeşim Kanat, Kartal abim, nonom, cicaannem, halam, amcam, Zekiye,.. ve bütün sevdiklerm.. uzuuun yıllar ölmez ve hepimiz huzur içersinde yaşarız. amin. Bu arada tahriklere uyarak günah işlediysem eğer, özür dilerim. amin’

      (Kumru daha doğmadığı için duararımda yok henüz :))

      Bu günlerde ben elli yaşımı sürüyorum. Ve sanırım ufaktan başlamalıyım; ‘Artık benim bir ayağım çukurda.’ diye mırıldanarak dolaşmaya,genetik bir gereklilik olarak :) Bu da gösteriyor ki, daha önümde en az kırk yılım var. :)

      Ablamın hatıra defterine bile yazmış anaanemiz, tek ayağının artık çukurda olduğunu. 1963 yılında.. Son zamanlarda ti’ye alırdık artık, ‘Yahu, ne derin bir çukurmuş bu!’ diye.. (Kendini ve sevdikleryle dalga geçme geni de babadan geçmiş olmalı. :))

      Her an hayata küs gibiydi ifadesi anneannemin.

      Bir de Fikret teyzemiz vardı Bebek’ de, komşumuz.. Anaanem yaşlarında.. Geçen yıl vefat etti, o da.. Anneannem şöye söylemişti Fikret teyze, ikisi de seksenli yaşlarını sürdüğü günlerde;

      ‘Fikret hanımcığım, bizim artık bir ayağımız çukurda.’

      Hayata başka pencereden bakan  Fikret teyze hemen yapıştırmıştı cevabı;

      ‘Önemli mi Natıka hanım? Öteki hala dışarıda ya, siz ona bakın.’

      Mutlu öldü Fikret teyze.. Anaanem ise mutsuz yaşadı.

      Hayatı anlamlandırmak bizlerin elinde mi acaba? Yoksa bakmamız gereken pencere sabit mi?.. Belki de yapımız ya da  yaradılışımız hangi pencereden bakmamızı gerektiriyorsa onu aralayabiliyoruz sadece..

      Böyle mi acaba bu?

      Anneannem öteki ayağının dışarıda olduğunu hiç bir zaman göremezdi. Çünkü yapısı gereği bütün dikkatini çukurdaki ayağına yöneltmişti.

      Fikret teyze ise farklıydı. Bütün enerjisini, dışardaki ayağına yöneltmişti. Ama anneannemden daha aydın bir kadındı Fikret teyze.

      Anneannem çocuk ve torun yetiştirmekle mükellefti hayatta. Kendini aydınlatmak için pek zamanı olmamıştı. İki kız evlat büyütmüş, bir kız evladı da büyütemeden toprağa vermişti. 30’ lu yaşların sonunda dul kalmış, 40’ lı yaşların ortasında ise bizim; ablamın ve benim sorumluluklarımızı üstlenmişti. Yıllar aktıkça haklarında türlü çeşit kaygı duyması gereken aile fertleri de giderek çoğalmıştı.  Anca oyalama babından okurdu eski romanları anneannem.. sonraları fotoromanları.. daha sonra ise gazetelerin televizyon eklerini..

      Fikret teyzeyi ise pek ilgilendirmezdi bunlar. O daha çok İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Attila İlhan severdi. Ayrım oradaydı işte. Hayata bakan pencereyi belirleyen bu farktı. Yapıları da elbet... (Kumru çok sevinecek Fikret teyzesini andığımız için.))

      Demek istediğim; özellikle ben ve ablam, derken Kanat, sonra da Kumru ve diğer farklı kopyalarımız :)) bütün zamanını aldık anneannemizin. Çünkü öyle gerekiyordu. Çünkü hayat rolleri bu şekilde belirlemişti.

      Dedemi görmedim. Necmettin Zahir Sencer. Ama çocukluğumdan beri, onun torunu olduğum için gurur duymam gerektiğini düşündüm. Ankara 4.Ağır Ceza Dairesi reisiymiş. Henüz genç bir hakimken, Atatürk’ e suikast düzenleyenleri yargılayan mahkemelerde görev almış. Geceler boyu uyuyamadığını anlatmış anneanneme, zamanında, o mahkemeler sürerken. İnsan hayatı hakkında hüküm vermenin ne müthiş bir vicdan muhasebesine yol açabileceğini düşünmüştüm, anaanem bana bunları aktardığında. Hiç bir zaman makam arabası kullanmamış dedem. Yürüyerek gitmiş işine, orta direk mahallesinden. Ama o da, benim babam gibi, çocuklarını hep iyi okullarda okutmuş. Sabahları gün aydınlanmadan gidermiş adliyeye, o günkü duruşmalara hazırlanmak için. Öldüğü güne kadar Sıhhiye’ de, kirada oturmuş. Sonra da biz oturduk aynı evde uzun yıllar.

      Bir İstanbul gezisi sırasında, Karaköy vapur iskelesinde, vapurdan inerken geçirdiği kalp krizi sonucu ölmüş dedem. Başına toplanan meraklı kalabalığın arasındaki kötü niyetli bir kişi tarafından cüzdanı çalındığından, üzerinden kimlik çıkmamış ve uzun süre morgda kalmış, kim olduğu bilinmeden. Tesadüf turne nedeniyle İstanbul’ da bulunan babam teşhis etmiş, günlerdir kayıp diye aranan kayınpederini, morgda. Çocukken götürürdü anneannem, İstanbul’ a her geldiğimizde, Merkezefendi’ deki kabrine. Hukuk kitabı biçiminde bir mezar taşı vardı. İlk gördüğümde çok etkilenmiş, ‘Ben de, eğer becerebilirsem, ilerde kendi mezarıma tiyatro maskı yaptırtırım.’ diye geçirmiştim içimden. Torunlarımın bununla gurur duyabileceklerini hayal edip çok mutlu olmuştum dedemim mezarı başında.(Ve aynı gururu her Ankara’ ya gittiğimde babamın mezarı başında yaşadığım için şükrediyorum tanrıya.)

      1961. İlkokula başladım. İlk gün şubem 1/C idi. Ertesi gün beni sınıftan alarak 1/B şubesine götürdüler. Meğer yanlışlık olmuş. Oysa ben çok alışmıştım bir günlük sınıfıma. Dünyam yıkıldı. Bütün gece ağladım evde. Okula gitmek istemedim. Babam, çaresiz, okul idaresiyle görüşerek beni yeniden 1/C şubesine aldırdı. Oldum olası, misafir olduğum dünyalara çok çabuk alışırım. Alıştığım dünyaları ise çok zor terk ederim.  

      1963.  İlkokul 2.sınıftayım.. ‘Utanmadan yavrukurt olmak isteyenler arasında parmak kaldırdırdı’ gerekçesiyle, öğretmenimden , sınıfın ortasında, ilk dayağımı yedim. Aslında dövmedi de, siftah olsun diye elini bol bol yüzüme sürdü:))

      Ben ne yüzle yavrukurt olurmuşum?.

      Bunu hak edecek kadar uslu muymuşum?!.

      Bir  sürü azar.. ardından çimdik ve tokat.

      Müdire hanım öğretmenimize seçimin ‘uslu’ çocuklar arasında yaplmasını söylemişti de... Akşam olayı evdekilere söyleyemedim tabi. Ama şu kanıya vardım;  Demek ki benim naciz sahsiyetim ‘yavrukurt’ standartlarının dışında kalıyordu. O halde başka bir şey olmalıydım. ‘Yavrubela’ mesela.

      Aynı yıl.. J.F.Kennedy öldürüldüğü gün, sınıfta ağlayan kızlara güldüğüm için vatan haini ilan edildim.  Aksini kanıtlamak için vatan şiirleri yazmaya başladım. :)  

       

  •  
  •  
  •  
  •  
  • Okula başladığım gün belirsizdi her şey. hepimiz için.. Annem ağlıyor, ama çaktırmamaya çalışıyordu.. Mutluluğu ve de bir sürü duyguyu, birbirine karıştırarak yaşamamızı istiyordu .. hayat.. bizden..                                      
  • Çok farklı bir kadındır annem. Yüreklidir. Okul öncesi dönemimde, bir çok manevi kardeşim vardı *Çocuk Esirgeme Kurumun’nda. Annem, aynı zamanda  annelik yapardı o kardeşlerime. Ve ben, yaşım ilerledikçe, daha bir hayranlık duyuyorum kendisine. Elalem, uzak sanırdı annemizi bizden, o süreçte. Ama anemmiz, hiç bir zaman kendi için yaşamadı. Keşke elim daha bi kalem tutsa da , yazabilsem annemizi, her yönüyle. Doğum günlerimde arayıp sorar hemen, ’Memnun musun?.. İyi etmişim de doğurmuşum, değil mi?’ diye.  Nono’mdan sonra, ailenin en zeki ve komik kadınıdır.   Nono öldükten sonra, - Kumru doğana kadar:)- ilk ve son espriyi her daim anamız yapardı.:)                                   
  •                                                      
  • 1964.. 11.Mart. Kardeşim Kanat doğdu. Dünyalar benim oldu. (Hala da öyle. İyi ki varsın bilo :))
  • (Kumru kıskanma daha doğmadın sen! ) Bu gün gibi hatırlıyorum, doğduğu günü. Ankara Mevki hastanesinde.. Kundaktaydı. Annem hemen kollarıma vermişti. O yaşta akıl edememiştim ama şimdi düşündüğümde teşekkür etmem gerektiğini anlıyorum annemize, bütün kardeşlerim adına.. Yeni doğmuş çocuğu dokuz yaşındaki ağabeyinin kucağına vermek.. Bu tarz düşünceli davranışları sayesinde, hiç bir zaman  kardeş kıskançlığı diye bir duygu yaşanmadı bizim ailede.
  • Kardeşimi emzirdiğinde, ilk önce bana tattırmıştı sütünü, ‘Güzelse kardeşine de içirelim.’ diyerek. Biz dört kardeş, Ceylan, Ben, Kanat, Kumru; olsa olsa gurur duyduk birbirimizin olumlu davranışları ve mutluluklarıyla. Şartlar nedeniyle uzak kaldığımız günlerde bile, hiç hissettirmedi annemiz ablamla bana, kardeşlerimizden uzakta olduğumuzu... Hemen her hafta sonu geldi yanımıza. Bütün tatillerimizi birlikte geçirdik. Kanat, kah Ankara kah İstanbul’ da büyüdü. İlk kez anneannemin evinde emekledi. İlk hecelediği kelimeler; anne, baba, elektrik, psikoloji  ve Atatürk’ tü. Deli mi ne :))  (Kumru da dört yaşındayken hikaye
  • yazıyordu.:) kağıda hem de.. Gözüm çıksın ki:)) Ha, bir de bestesi vardır Kumru’ nun, ismi, ‘Ağabeyim İstanbul’a Geldiğinde Neler Hissettim.’ 
  • Üç yaşında besteledi. Erol Evgin’ le Sezen Aksu  tarzı karışımı bi çalışma :) Hala söyleriz arada:) Sonra ben 79 şubat tatilinde, İstanbul’ da sarılık olup, o da koruyucu iğne olmak zorunda kalınca , çok kızmıştı bana. Geri çekmişti bestesini:)
  • 1964. Radyo Çocuk Klübü’ nden, ‘Utanmadan, canlı yayın stüdyosunda ve de yayın esnasında arkadaşıyla güreş tutarak gong devirdi!’ iddiasıyla, ‘Çocuk Saati’ ni idare eden babam Mahir bey tarafından kovuldum. :(  (Bunun canlı tanığı da sevgili Ayten Uncuoğlu’dur:)) Kulağımdan tutarak çıkardı beni binadan, programın yöneticisi Mahir bey... Radyoevi kapısında nöbet tutan erlere rezil oldum. Akşam evde ‘nöbet tutan Türk askerinin hoşgörüsü’ nü anlatan bir şiir yazdım :)
  • 1965.. Annem, Kartal abim ve kardeşim Kanat, iş nedeniyle İstanbul’ a nakletmek zorunda kaldılar.
      • İhsan ağabey karşılardı bizi Haydarpaşa’ dan
      • Anneannemin zulasında tren kokmuş kurabiyeler
      • Eskişehir’ de düşürmüşüz büyük enişteyi, peronda
      • Şarap almaya çalışırken gar büfesinden.
      • Sonra kurulurduk Mercedes’e,
      • Nono’ lar arkada, önde ben
      • Geride Ankara rüzgarı, ufkum suyun öte yanı
      • Boklu dereye inat, yerdik her şubatı
      • İstanbul yarım aylarında
      • Fonda sımsıcak karındaş cıvıltıları.
  • 1966. Kankam Fatih’ le birlikte, yavrukurt olmama izin vermeyen öğretmen tarafından, üç gün yorgan döşek yatacak biçimde dövüldük. Sebep: Yok intihar etmeğe karar vermişiz de, yok bütün sınıf toplu halde diploma resmi çekimine gittiğimiz sırada sustalı bıçaklarımızla bileklerimize çizik atmışız da, yok  kızlara kanımızı göstererek korkmalarına sebebiyet vermişiz de... İftira üstüne iftira :)))  Öğretmen bununla da kalmayıp özelime girdi ve 4. sınıftaki kız arkadaşıma yazdığım veda mektubunu babama verdi. Şöyle yazmıştım sevgilime mektubumda;
  • ‘Pis fahişe. Biz diploma resmi çektirip intihar ediyoruz. Yaşadığın sürece benim adımı ağzına alma. Çektireceğimiz resmi de.. İmza; C.’
  • Zaten onun yüzünden karar vermiştim kendimi öldürmeye. Baş sebep oydu. Kapı komşusunun oğluyla kırıştırıyordu ve de çocuk benim sınıf arkadaşımdı. Üstelik kuvvetliydi benden. Babamla  bu mektup konusunu hiç  konuşmadık. O yüz göz, ben mahçup olmak istemedim. Hayatımız boyunca da sürdü bu durum. Hep sevgi dolu ama mesafeli olduk.
  • 1966. Haziran.. Kore gazisi travmasını andırır bir hasarla ilk okulu bitirdim. İlk okul hocamla yollarımız ayrıldı. Dizginlerden birinin ve de en önemlisinin kopması iyi olmadı. Yeni sulara yelken açtım.
  • 1966.. Eylül.. Elimde bavulum ve Tom Miks’ lerim.. Meğer, Ankara Koleji Orta bölümüne yatılı olarak verilmişim.
  • 1967. Haziran. Sınıfta kaldığım için de yatılılıktan çıkartılarak yeniden gündüzlü öğrenci oldum. Bavulum,  Playboy 67 yeni yıl ilavesi orta sayfam, sustalım ve teyzemin getirdiği cevizli sucuk torbamla birlikte naane’me geri döndüm. Bütün yaz bütünleme sınavlarına çalıştım.
  • 1967. Eylül. Aşırı yaramazlık yaptığım iddiası ve de dayanacak gücü kalmadığı bahanesiyle :) anaannem tarafından babamın evine postalandım. Bir ders yılı boyunca babam, babamın tiyatro teksleri, resimleri, Beatles, Küçük Prens, Basri, Fatoş ve de kapakları hiç bir zaman açılmayacak olan orta 2  ders kitaplarıyla birlikte yaşadık. O yılın en büyük kazancı babamın masasında duran Edward Albee çevirileri oldu. Pek anlamasam da okudum hepsini. Hoşuma gitti nedense..
  • Radyoda ‘I dig Rock’n roll music’ çalıyordu o yıl..
  • http://www.youtube.com/watch?v=cBdlHRD-KP0
  • daha sonraları, ‘Love İs Blue’ ve ‘Nighs İn White Satin’.’
  • http://www.youtube.com/watch?v=s5tPUljBnXM
  • http://www.youtube.com/watch?v=9muzyOd4Lh8
  • 1968. Şubat.. 13 yaşında, sol omuzumda habis bir ur oluştuğu şüphesiyle, yarı yıl tatilinde, İstanbul’ da hastaneye yattım. Doktorum aileme, tahlil sonucuna göre kolumun kesilmesi gerekebileceğini söylemiş. Annem, ablam, anneannem, teyzem, eniştem, Kartal abim... Hepsi durumun vahametini bana belli etmemek amacıyla olağan davranmaya ve neşeli görünmeye çalışıyorlardı. Ameliyat odasına girip de  ilk kez narkoz aldığımda,  bir daha uyanamayacağımı düşünerek son kez ameliyathaneye bakmıştım. Son gördüğüm resim; elimi tutan Kartal abimin ameliyat maskesi takılı yüzü ve  kıpkırmızı  gözleriydi.
  • ‘Korkma yavrum. Ben burdayım.’
  • Ameliyatım başarılı geçti. Portakal büyüklüğündeki ur alındı ve habis çıkmadı. Oysa ben tam bir sene boyunca o uru adale zannederek kuvvet konusunda hava atmıştım akranlarıma ve de ablama :)). Ameliyat sonrası yeniden uyandığımda ise başucumda annem, Ceyko, tizov ve elinde bana getirdiği match-box araba ile Kanat’ cığımı görmüştüm.
  • Avuç içi kadar, gri, kapıları açılan bir jaguar getirmişti abisine, ameliyat hediyesi.
  • 1968. Şubat sonu.. Ankara’ ya dönüldü. Ablam Ceyko, anneannem ve kolu omuzuna kadar alçılar içersinde ben. Sözlüye kalktığımda tahtayı başkası siliyor. Ben solak olduğum için yazamıyorum da aynı zamanda. Ben söylüyorum hoca yazıyor. Enayi miyim, sonuna kadar kullandım bu durumu. Yazılılarda bile.. Evde ise, canım istediğinde çayımı ablama içirtiyorum.  Eziyet payarla değil ya, öyle diil mi Ceyko’m?:) Etimi anaanem kesiyor. Pilavımı ağzıma besliyor. Gel keyfim gel.
  • Ve mart ayı ortalarında, sıra arkadaşım Fatih’ le birlikte sigaraya başlayarak ‘merhaba’ diyoruz uzun saçlı ingiliz abilere,  Kocabeyoğlu dergilerinden..
  • (Fatih 2 yıl önce akciğer kanserinden öldü ne yazık ki. Benim de ciğerlerim pek sağlıklı sayılmaz. Yeğenlerim ve de okuyacak olanlara ibretle duyrulur. Bizler ilerki yıllarda meslek ağabeylerimizin sanatsal maharetlerini es geçerek onların kötü alışkanlıklarını benimseyip uyguladık. Ya da o maharete ulaşmanın yolunu bu sandık. Bu nedenle de çoğumuz çok geç öğrendik, sahnede elimizi, kolumuzu nereye koymamız gerktiğini. Ya da öğrenme gereği duymadık. Ona benzemesin bu sigara anısı:)).
  • Ve kaçınılmaz sonuç;
  •                  
  •                  
  • 1968. Haziran.. Babacığım beni Londra’ ya götürdü. (Sınıfta kaldığım için  yabancı dilimi geliştirmem gerektiği gibi gereksiz bir düşünceyle, tiyatro tarafından kendisine  verilen yurt dışı bilgi görgü ödeneğine maaşını ve amcamdan aldığı borcu da ilave ederek hem de.. )
  • Orada sigara almakta  zorlandığım için, babamın pipo tütünü paketlerini kıçından açarak, çaldığım tütünleri defter kağıdına sarıp, kaldığımız pansiyonun banyo penceresinden ‘Hippy’ lere bakarak içiyordum, mağrifetmiş gibi.. Babamın yanındaysa efendi efendi dolaşıyordum, ağzımda mentollü sakızla..
  • Gittiğimiz ilk gün, babam lacivert bir takım elbise almıştı bana,Marks&Spencer’ den. Bir de beyaz gömlekle kalın çiçekli kravat. İki dirhem bir çekirdek dolaşıyordum Londra caddelerinde.
  • British Museum’ da günler geçirdim sıkılmadan. Sezonun bütün oyunlarına götürdü babam beni. ‘Damdaki Kemancı’, ‘Windsor’un Şen Kadınları’, ‘The Importance Of Being Earnest.’...
  • Müthiş bir dünyaydı..  Can ağabeyi (Gürzap) o yaz tanıdım. Sonra da hocam oldu konservatuvarda. Sonra da yönetmenim, müdürüm, ağabeyim falan oldu işte :) Ahmet (Levendoğlu) ağabey de öyle. Onu da orada tanıdım. Hatta ilk öğretmenliğini Londra’da yaptı bana.‘The Skin Of Our Teeth’ adlı oyunu açıkladı bıkıp usanmadan, perde aralarında. Konservatuvarda da sürdürdü sabrını. Okul tarihinin en haylaz sınıfına, ülke tarihinin en karışık döneminde, mesleğin püf noktalarını öğretti; gösterişsiz bir sevgi, müthiş bir hoşgörü, inanılmaz bir huzur ve o kendine has  zarif sükuneti içersinde.
  • ‘Üç kez pansiyondan kaçtım. Hyde Park’ da fellik fellik beni arıyan babamı, yarım gün, gizlice arkasından takip ettim. Birinci haftanın sonunda, babam beni Türkiye’ ye yollamaya karar verdi. Uslu duracağıma söz vererek caydırdım  kararından. İki hafta boyunca dolaştık babamla. Sürekli yürüdük. Çok hoşuma gidiyordu onunla Hyde parkta yürümek, konuşmak, daha çok tiyatro ve aile geçmişimizle ilgili sorular sormak.. İngilizce anlatıyordu çoğunu, mahsus, oyun oynuyormuşcasına.. ‘Dr. Jivago.’, ‘The Man Of All Seasons.’ gibi filmleri açıklıyordu.  
  • Mdm.Tussuand müzesi rüyalarıma girdi gittiğimiz gece. İlerde balmumu heykeller yapmanın hayalleri kurmaya başladım. Hiç bir zaman gerçekleştiremedim bu hayalimi. Hatta daha da ileri gidip ülkemizde böyle bir müze açma hayalleri bile kurmuştum,çocuk kafamla. Bütün ünlü kişilerimiz, onur duyduğumuz büyüklerimiz olacaktı benim müzemde. Elin adamı nasıl da hayran bırakıyordu bizleri kendine. Bizim neyimiz eksikti?.. Mdm.Tussuand müzesinde Amiral Nelson’ un canlıymıcasına parlayan gözleri büyülemişti beni. Bizim ne kahramanlarımız vardı oysa. Ama değil tanıtmak, adam gibi tanımıyorduk bile.
  • Ve üzülüyırdum buna. Bu nedenle merak sardım tarihimize. Ve ne yazık ki o zamanlar, çok yakın bir tarihte, tarihimizle ve kahramanlarımızla değil onurlanmak, onlardan söz etmekle güncel siyasetten söz etmenin bir tutulacağı günler yaşanacağını bilmiyordum henüz.
  • Konservatuvara girmeseydim, babamın isteği üzerine tekrar sınava girerek Siyasal’a falan değil, Güzel Sanatlar’ ın sınavına girecektim. Çakışıyordu iki sınav. Yazı tura atmıştım, Konservatuvar gelmişti. İyi ki de öyle olmuş. Güzel Sanatlar’ ı kazanamasaydım, bir sene boş gezecektim. Sonraki yıllarda yaptığım küçük bebekler, hep o günlerin güzel hayallerini gerçekleştirememiş olmanın neticesidir. Ama ne yazık ki  şair olma heveslisi bir orta okul öğrencisinin şiir denemeleri düzeyini geçemedi bu uğraşım. Gene de hayal gücü jimnastiği yaptırdılar bana, bebeklerim. Mendil desenleri hakkında bile kafa yordum, onları giydirirken. Saç gerekti, annemin kürkünün astar aralarından kırptım, çaktırmadan. Hayal jimnastiği diyorum, detay çok önemli bence oyunculukta. Bir mendil deseni, size çok farklı kapılar açtırır. Ya da açtığınız kapılar, sizi o mendile götürür. Ya da her ikisi..  İşin açıkçası, ayrıntıların önemine inanıyorum.
  • Tiyatro tuhaf meslek.. Ayrıntı diye önemsemediğimiz bir şey, bir oyunun bütün inandırıcılığını silip götürebilir. Bir kaç yıl önce izlemiştim, bir oyun..  Birinci perdesi Meşrutiyet dönemini anlatıyordu. Sonra da Cumhuriyetin ilk yılları .. Uzun bir zaman dilimi anlayacağınız.. Ama oyunculardan biri Meşrutiyet yıllarında da, Cumhuriyette de, aynı çorabı giyiyordu.
  • ‘Ne kadersiz ayakmış be’ diye geçirmiştim içimden. ‘Aynı çorapla, tam bir ömür tüketmiş.’
  • Oyun bir anda bitivermişti benim gözümde. Hani ‘anlamazlar’ diyip geçeriz ama, şu seyirci denilen topluluk, farklı bir tür gibi sanki :) Siz peruklar takarsınız, kostümler kuşanırsınız, o  bir yandan oyunu pür dikkat izler, öte yandan kolunuzdaki saatin kaç olduğunu görmek için çabalar. (En azından ben, oyun izlerken öyle yapıyorum. Demek ki seyirci denen türün en belirgin örneklerinden biriyim:))   Her oyun için böyledir bu. İsterseniz Brecht oynayın. Sahne gerçeğine uygun olmalıdır her şey..
  • (Aman Brecht’ den laf açmayalım, uzmanlar kızabilir:))    
    Neyse.. ne diyorduk. 68 yazında, ‘Elenor Rigby’ i söylüyordu Ray Charles, Londra’ daki pansiyon odamızın radyosundan. Beatles’ in bestesi. Sürekli çalmasını diliyordum o şarkının..
  • Bir de John Lennon’ un ‘All You Need İs Love’ ı söylemesini.. ’ Ha, bi de,  ‘Yellow Submarine’
  • O yıl çıkan ve aynı adı taşıyan animasyon filmde fesli kötü adam karakterine Türk kimliği  yakıştırması nedeniyle küstüm John Lennon’ a, bi süre.. Babam götürmüştü filme. Kötü adamın ismini duyunca çok kötü olmuştum. Utanmıştım adeta o karanlıkta. Müze açma hayalim daha bir alevlenmişti.:)
  • (Şu son dönemde, kendimizle gurur duymamız gerektiğini hatırlatan değerli yazarlarımız bizlere nesiller boyu ödememiz gereken bir vefa borcu yüklediler.)( Hani bu da ufacık bi mj olsun:))
  • Ablamın mektuplarını bekliyordum dört gözle pansiyonumuzda, posta kutusunun bulunduğu koridorda. Kanat’ ın şekerliklerini anlatıyordu mektuplarında Ceyko. Bir de kocaman, renkli bir saat istemişti babamızdan. Modaydı o sene.  Henüz dört yaşındaydı kardeşim Kanat. Her gece gözüm kapatıp ablamın yazdıklarını, kardeşim Kanat’ı, annemi, anneannemi düşünüyordum Londra’ da.                         

    Bir takım elbise görmüştüm Oxford caddesinde dolaşırken, çocuk mağazasının vitrininde, tam erkek kardeşime göre. Ama bi türlü teklif edememiştim babama, kardeşime o yelekli, papyonlu takım elbiseyi almasını. Nasıl edebilirdim ki?..      
  • Oysa benim bütün gençliğim, kardeşimin babasının canım gömlekleri içersinde geçecekti. Çoğunu da ya yaktım, ya da onun giymesine vakit bırakmadan eskittim. Ah Kartal abim. Az çilemi çekmedi. Ve de eminim, babam alırdı o takım elbiseyi, Kanat’a.. Daha sonraki yıllar, yani ben ve Kanat büyüyünce,  bira bile içtik birlikte.. Ben, Ceyko, Kanat, Kumru, babam... karpuz bile yedik, bizim yazlık evin terasında :)) diil mi kız Kumru?:)))) (Babam Kumru’ ya ilkin ‘siz’ diye hitab etmişti ve çok gülmüştük de...)
     
  • Kardeşlerimi, en fazla, rahmetli babam kadar sevebilirim.. ben de, o kadarcık seviyorum işte :)
    (Ve de hayatın paradoksları çok mutlu ediyor beni:) Gerçekten... Sonsuzluğu ve kainatın zenginliğini çağrıştırıyor bana, aynı görüntünün farklı açılardan farklı biçimde yansıması. Burda bunu açamam şimdi:) ‘Kıyamet Suları’ adlı oyunumda yazdım zaten, uzuun uzun.:))) 
  • Aman sakın bu lafım yüzünden sadece yaşadıklarımı yazıyorum falan sanılmasın.
  • Amacım bu değil elbet, oyun yazarken.. Oyun yazmayı iş edinen her kişi yaşadıklarından ne kadar soyutlanabilirse, o kadar işte... Ama öte yandan, her yazan kişi yaşadıklarından ne kadar beslenirse ben de o kadar besleniyorum. Ve de kilom iyi, yaşıma göre:)

     

  •  
  •  

                                                              

     

     

    1968.  Kemal Eroğlu’ nun özel gitar dersanesine yazıldım. Üç ders sonra kovuldum. Nedenini hatırlamıyorum. Demek ki nedensiz kovuldum :))

    1968. Eylül ayında ‘Ben bununla başa çıkamayacağım.’ iddiasıyla babam tarafından tekrar ananeme postalandım. Öyle demedi elbette. Sadece iki taraf da orada, anneannemin evinde daha mutlu olduğumu anlamıştı. Buydu asıl dönüş nedenim.

    1970. Onbeş yaşındaydım. Kolejdeki müzik öğretmenimi cinnet derecesinde çıldırtarak kendimi dövdürttüm ve dersten sonra perişan bir halde Çankaya karakoluna giderek bir de utanmadan kadıncağızı şikayet ettim.

    Olay mahkemelik oldu. Aynı gün okulda veli toplantısı vardı. Babam turne nedeniyle İstanbul’ da bununduğundan, toplantıya babamın yerine anneanem gitmiş. Yani ben karakolun yolunu tuttuğum esnada, anneanneciğim saçlarını yaptırmış, rujunu sürüp sürmesini çekmiş, kahverengi tayyörünü de giyerek tutmuş okulun yolunu, veli görüşmesi için. Derslerimin ne alemde olduğunu bildiğinden, ‘müzikten de kötü olacak hali yok ya.’ düşüncesiyle müzik hocasından başlamış öğretmenleri dolaşmaya. :) Tabi daha bismillah, almış ağzının payını. Diğer öğretmenlerle görüşmenin daha dehşetengiz haberler duymasına yol açacağı korkusuyla, gerisingeri dönmüş eve, ağlaya ağlaya.

    Böylelikle okul yöneticileri anaannemin ruhsal travma geçirmesine neden oldular. Daha sonra araya babam ve okul disiplin kurulu girdi.  Ben, disiplin kurulu ve öğretmen hanım arasında uzunca bir süre devam eden iyi niyetli müzakereler sonucunda tarafıma tart, müzik öğretmenim hanım efendiye ise tayin uygun görüldü.                  

    (Şimdi düşünüyorum da; ben o kadıncağızın yerinde olsam, o piç kurusunu parçalardım herhalde. Neyse ki o piç kurusu bu arbededen kafasında üç dikiş ve iki tırnak düşüğü ile kurtulmuştu. Anaanesi ise bir kaç doktor vizitasıyla. Müzik öğretmenim.. Gençti o zamanlar. Umarım hayattadır, ve de günün birinde elini öpüp özür dilemek nasip olur. Ve umarım bağışlamıştır çoktan.. Çünkü artık yaşamıyor o ele avuça sığmayan, hırçın çocuk. Yerini kendi anılarını bir dizi film izlermişcesine, Mona Lisa’ vari bir dudak bükümüyle  izleyen orta yaşlı bir adama bıraktı ve usulca kayboluverdi, uzak, belirsiz bir zamanda..)

     

    1970.. Mayıs ayında Kızılay’ daki Piknik restoranın barında, yaşım tutmadığı halde, o karambolde ilk kez votka - portakal içtim..

    1970. Haziran. O yaz Kıyıkent’ e taşındık. Kanat, Ceylan, annem, Kartal abim ve anaannemle harika bir yaz tatili geçirdik. Bütün hayatımı etkileyecek olan arkadaşlarım, can dostlarımla tanıştım o yaz.  Recep, Halil, Erkan ve Oktay. (Daha sonraki yazları da aynı güzellikte geçirme hevesiyle derslerime ağırlık verdim ve daha sonra liseyi uslu ve çalışkanlar arasına girerek bütünlemeye kalmadan, normal süresinde bitirdim.)

    1971. Eylül. Ülkeyle kafa karışma yarışındayım. At başı gidiyoruz. Dersler çok iyi. Acaip bir değişim. Usluyuz da..  Bir aile   dostumuzun tanıdığı - şimdilerde finans sektöründe - Kızılay’ da yürümüş elinde pankartla, ‘Bağımsız Türkiye’ diye. Tabi yanında başkaları da varmış. Bir komşunun yakınını da - şimdilerde başka bi sektörde - içeri aldılar; Maksist  ve de üstüne üstlük Leninist diye. Tabi yanında başkaları da varmış. :)

    O günlerden birinde, annemlerin yazlığındayken, bir sabah  gazetede bir haber okuyorum.

    Ankara’ da, Opera binasının önünde bir tiyatrocu babama yumruk atmış. Şaşkına dönüyorum. Öfke kaplıyor içimi.. Akabinde yazlığımıza geliyor yumruğu atan.. Kartal ağabeyimin arkadaşı. Kendini tanıştırıyor. Olayın babamla hiç ilgisi olmadığını anlatıyor bana. Gözleri öyle içten, öyle sevgi dolu ki..  Sanki kendi yemiş gibi yumruğu..

    Zaten  fiziksel yumrukların insanları pek de etkilemediğini, epey zaman önce öğrenmiş durumdayım...

    Yumruğu atan kim mi?..

    Yıllar sonra rastlaşacağız onunla yeniden.Yıllar boyu çeşitli oyunlarda oynayacağız, birlikte unutulmaz turneler yapacağız...Ve de en kötü, en çekilmez,  en sefil ve acıklı anlarımda, hep yanımda olacak sevgili Turgut ağabeyim.                  Sadece benimle değil, son yıllarında her İstanbul’ a geldiğinde babamla da en fazla o ilgilenmiştir. Ruhların elleri olsa da, öpebilsem şu an.                                               Turgut ağabey ve Semra abla 70’ li yılların başında İstanbul’ da yaşıyorlardı. Ama niyetleri tekrar Ankara’ ya dönerek tiyatro kadrosuna girmekti.. Bu sebeple dilekçe vermişler ve genel müdürlükten şifahi olarak aldıkları olumlu yanıt üzerine evlerini Ankara’ ya nakletmişler. Fakat şifahi yanıt bir türlü işleme tabi tutulmamış. Aylarca neticeyi bekleyen Turgut ağabey, o ruh hali içersinde Opera binasının önüne gelmiş ve muhattap olmak istediği kişileri beklemeye koyulmuş. Babam da o sırada idari durumdan tamamiyle bihaber, diğer kurul üyeleriyle birlikte repertuvar toplantısından çıkmış. Turgut ağabey muhataplarından aldığı olumsuz yanıtlar üzerine sabrına daha fazla hakim olamamış ve yumruk hedefi şaşınca da araya giren babama toslamış. Tatsız bir durum. Ama öyle uzun zaman üzerinde durulacak bir durum olmadığı kesin. Kimse de durmadı zaten üstünde. Unutuldu gitti. Herkes önceden olduğu gibi gene dost oldu. Geriye sadece saydığım kişilerin özel ve güzel anıları kaldı.

    Öyle isterdim ki, dostlarımın ya da dost bellediklerimin kendi aralarında da dost olabilmesini.. Bunun imkansızlığını da biliyorum gerçi.. Sistem böyle kurulmuş.. Tezler, antitezler falan mı acaba?)) E, hayat böyleyse madem,ve de ben dostlarım arasında taraf olamıyorsam eğer..  neresindeyim hayatın? Tavşan boku mu, yoksa nabız şerbetçisi miyim?.Zor bi soru..

  • Ama şu kesin ki; hayat denen şey, bana, taraf tutma hakkı gibi bir şans vermediğinden, bir insana karşı kin besleme gibi bir huyum da olmadı, hiç bir zaman.
  • Ve de, bütün bu  yaşadıklarımdan mıdır nedir, iki üç güne varmadan, çeşitli nedenlerle kol kola girecek olan arkadaşlarım arasında yaşanan soğukluk, dalaşma, aşağılama, çekememezlik, küslük gibi zırvalar.. dediğim gibi, zırvalar işte.. komik geliyor bana.. anlatabiliyor muyum bunu?. Daha bi açıkçası; günün birinde  - çeşitli nedenlerle -  aynı kaba boşaltma ihtimali olan  kişilerin, birbirlerine kendi kaplarından kokuşmuş parçalar atması demek istiyorum..komik.. çok komik... Bu nedenle de kimseyle kap paylaşımına girmemeye özen gösteriyorum...  galiba:) Gerçi burda durum biraz farklı ama...böyleyim işte, sonuçta.
  • 23.Nisan. 1973. Kızkardeşim Kumru İstanbul’ da doğdu. Doğum haberini telefonla aldım. Dünyalar ikinci kez benim oldu.   Ama aynı gün  ikinci telefon Hacettepe hastanesinden geldi. Babam damar tıkanıklığı nedeniyle yoğun bakıma yatırılmıştı. Dünyam yıkıldı. Önce kankam Erkan’ la birlikte babamı ziyaret edip ağladık, ardından kardeş beklentisinin sevinciyle Gençlik Parkı’ na gidip bayılana kadar içtik.. Tanrı beni üzmüş ama aynı zamanda bir kardeşle ödüllendirmişti. (Prandello’ nun kulakları çınlasın:))

    •                                   Kumru ilkokulu bitiriyor
    • Kumru 1974
    •                                                    

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      

    1973.. TED Ankara Koleji lise diplomamı aldım. ...  

     

     

            

    1973 Şubat Tatili

                                                                                     1973 Eylül. Tarabya                                                                                               

    73.Eylül. Puanım oraya tuttuğundan, A.Ü.İ.T.İ.A’ ne kaydoldum. Kısacası iktisat.. Dördüncü dersin sonunda, ‘hayatımı burada öğretilenler gibi hesaplar yaparak değil, oyalanarak geçirmeliyim’ düşüncesiyle kaydımı sildirdim. Durumu babama söylediğimde hücceten gidiyordu adamcağız. Konservatuvara girmek istediğimi söyleyince daha da yıkıldı. Ne o, bari Siyasal’ a girseymişim. Ben de ablamı doldurmaya başladım, babamı ikna etmesi için. Ne söylemesi gerektiğini ben dikte ediyordum ablama:

    ‘E sen hep öğrencilerine demez misin tiyatro kutsal meslektir diye?’..

    ‘Peki, bu çocuğu niye mahrum ediyorsun, kutsallıktan, o zaman??!!’ (Çocuk da ben oluyorum:)

    Bunun gibi demagojik ve de cevapta zorlayıcı telkin cümleleri kurmaya başladım kafamda. Tabi araya anneanem ile nonomun hazırladığı yılbaşı şovlarında ‘dümbelekçi’ ve de ‘yan komik’ olarak rol aldığımı sıkıştırmıyordum. Babamın; benim CV’ mi incelerken, bu tarz sanatsal faaliyetlerimi, ‘aile içi şaklabanlıklar’ olarak değerlendirerek, kaale bile almayacağını çok iyi biliyordum. :)

     

    1974. 10.Mart. Nonom öldü. Sıhhiye pazarının karşısında, salonu boklu derenin kokusuyla havalanan bir zemin katta oturuyorlardı, son bir kaç yıldır.. 

    Bizim evde öldü Nono. Anneannemin evinde.. Ondokuz yıl önce doğduğum odanın tam karşısında, penceresi pazar yerine bakan salonda. Bir senedir hastaydı zaten. Zor nefes alıyordu. Anneannem bakıyordu ona da. Ben salonda yüksek sesle tarih çalışırdım bazan, henüz lise sondayken.. Nono da beni dinlerdi yattığı yerden. Öyle can kulağı ile dinlerdi ki, sonra imtihan ederdi. Bazan aradan haftalar geçtiği halde o unutmazdı benden duyduğu önemli tarihleri. Derken lise bitti, ben iktisata yazıldım, o hala yatıyordu. Öldüğü gece eve sarhoş gelmiştim. Sabah ablam söyledi, nononun sabaha karşı öldüğünü. Kendini bilmiyordu son günlerde. Sürekli kan veriliyordu. O gece beni içkili görünce bakmış, gülümsemiş.. Hayal meyal hatırlıyorum.. Sabah ayılıp salona gittiğimde  kanepede yatıyordu upuzun. Büyük enişte, yani kocası, bıyıkları buz tutmuş, üzerinde atlet, omuzunda trençkotla geldi, ben uyandığım sırada. İçkiliydi her zamanki gibi. Hüngür hüngür ağlıyordu. Alelacele abdest almıştı evinde, soğuk suyla. Ertesi günse kardeşim Kanat’ ın onuncu doğum günüydü. Nonoyu gömdük ve İstanbul’ a telefon ettik, Kanat’ ı kutlamak için.

    Yaşadıkları zemin kata gittim, uzun bir süre, geceleri, alkol had safhadayken, nonom öldükten sonra.. belki sesini duyarım içerden diye, sokak kapısını dinledim kulağımı dayayıp...sonra da hep fırça yedim anneannemden, eve şarhoş ve de kan çanağı gözlerle geldiğim için.

    Ben yazları Kıyıkent’ te fink atarken mektup yazardı Sıhhiye’ den, zemin kattaki rakı sofrasından, falanca tarihte falanca saatte aya bak, diye...  O da bakacakmış. Böylece bakışlarımız önce ayda kesişecek, sonra kalplerimizde birleşecekmiş. Ve bakışırdık, mehtabı aramıza alarak nonomla ben, o söylediği tarihte..  Ben, Kumburgaz’da iskelede, o ise bozkırın boklu dere sahilinde...

     

    Biz yetmezmişiz gibi, bir de nono ve enişteye bakardı anneannem.

    Gençliğinde çok tırsarmış dedemden , büyük enişte. Rahmetli dedem de aynen benim gibi hapşırır, yeri göğü inletirmiş. Gene bir gün böyle hapşırınca, büyük enişte boş bulunup korkusundan altına kaçırmış.

    Ben lisedeyken - yani şu an yazdığım yıllar -  Sosyal Sigortalarda çalışıyordu büyük enişte. Sekiz şişe şarap içiyormuş mesai saatleri boyunca. Sonra emekli ettiler de kurtuldular. :) Emekli olduktan sonra bir hafta kadar, mahalle bakkalının yanına girdi. Hani oyalanma baabından güya.. :) Kasada durdu, bakkal sahibi başka işler için dükkandan ayrıldığında. Dedim ya, sadece bir hafta. Sonra mı?? :)

    ‘Hayırlı olsun’a uğramıştım, işe girdiğinin ertesi günü. Kasada duruyordu, ağzında tezgahtan alıp yaktığı marmara purosu. Sanırsın Hacı Ömer’ in oğlu :) Pejmurde bir çocuk gelmişti dükkana, elinde 25 kuruş, Mabel sakız istiyor. Bakmıştı bizimki çocuğun haline, sakızı kutusuyla verip bir de 5 lira harçlık tutuşturmuştu eline, bakkalın kasasından. Veledin dukkandan bi koşarak çıkışı var, hala gözümün önünde. Hani vaz geçer de geri ister diye :) Bir hafta sonra da bakkal sahibi tarafından, cumartesi pazarına gelen hamallara bedava ekmek ve helva dağıtırken yakalanarak kovulmuştu. Zaten o bir hafta boyunca dükkanda içtiği yetmezmiş gibi, küfelerle şarap yollamıştı evine. Hamal da bedava ya:)

    Nonom sağken, her ay sonu anneannemin evinde cama kurulurdu, geçen eskcileri kollamak için. Birinin kolunda muhakkak görürdü kocasının o ay başı peşin para vererek aldığı trençkotu, ya da ceketi, ya da ayakkabıyı. Anneannemden borç alır ve eskiciden tekrar satın alırdı kocasının malını. Derenin öbür yanındaki evlerinden malı alan ekiciler, artık duruma alıştıklarından, sokak sokak dolaşmak yerine hemen anneannemin kapısına gelirlerdi. Çok çile çekti nonocuğum. Kataraktlı gözüyle dikiş dikerdi sabahlara kadar, eve para girsin diye. Ağzından Bafra siğarası hiç düşmedi.  Ve de rakısı. Elli dört yaşındaydı, amfizem hastalığından öldüğünde. Yetmişinde gösteriyordu.

    Şiir yazmıştım arkasından. Şöyle başlıyordu hatırladığım kadarıyla.

    Sesin halka halka ilerliyor evrende

    Evrende kahkahan...

    Gözyaşlarınsa yağmur olmuş, deniz olmuş

    Çağlayan...

    Yaptığın kuru köftelerin tadı yıllardır damağımda

    Ve içtiğin rakılar çilelerini katık edip

    susuz, sohbetsiz...

    Ve gözlerini kırpıştırıp içtiğin rakılar...

     

    Sonra kırkı geldi Nonomun. Enişte evde Mevlid töreni ayarlamış. Öyle söylemişti o sabah. Nono öldükten sonra köpek almıştı büyük enişte. Daha doğrusu, sokaktan bir köpek çevirmişti, kendisine yarenlik etsin diye. Aynı kaptan meze yerlerdi. Neyse.. Ben mevlide geç gidebildim. Anneannem, nonomun acısını unutmak için  İstanbul’ a gitmişti bir süreliğine, annemin yanına. Ben yalnız kalıyordum evde. Kapı çalındı tam mevlide gidecekken. Genç bir hanım. Kiralık ev arıyormuş. Çok yorgunmuş falan.. Kadını bir süre dinlendireyim derken nonomun mevlidini kaçırdım.:))  İyi ki de öyle olmuş. Bi gittim eve, ne mevlidi,  pikapta oyun havası. Hoca, enişte, Hayyam Ziya, Maruf amca,Pazarcı Muhittin ve kapıcı salonun ortasında göbek atıyorlar. Köpek masanın üzerinde kah meze yalıyor kah dilini şarap bardağına sokuyor..  Ne o, rahmetli böyle daha çok mutlu olurmuş. ‘Bilseydim, hatunu da getirirdim.’ demişti hoca efendi, kafası iyi, kapıda büyük enişteyle vedalaşıp şapır şupur öpüşürken. Böyle bir ‘kırk’ yaşamıştık işte..

    Unutmadan..  Hayyam Ziya, Maruf amcanın uşağı idi. Babadan kalma koca bir Ankara mahallesini sata sata, sonunda kolejin yakınında, metruk bir evde tıkılmış, birlikte yaşıyorlardı. Büyük eniştenin kuzeniydi Maruf amca. Erkek kadreşi sinema oyuncusuydu. Maceracı ve uçuk bir aileydiler. Anneleri  anneannemin ahpabı ve memleketlisiydi. Öldükten sonra odasını bozmamıştı Maruf amca, annesinin. Arap uşakları Hayyam Ziya, annesinin hayali ve o; birlikte yaşamışlardı, yıllarca.  

    1974.. Haziran başı.. ilk kez aşık oldum. Feleğim şaştı. İşin kötüsü, Kanat da aynı kıza aşık oldu. Kanat on,, ben on dokuz yaşındayız.. Kanat devamlı kucağında kızın.. Bi kalksa.. :) Bu bana ikinci kazığı Kanat’ ın. Bi de, kapı komşumuz Debby var..:)))

    Temmuz ayı başları..  

    Yazlık discoda, öğle vakti, ‘bizim oralar’a film çekmeye gelen devrimci yönetmen , ‘ay ne donanımlı şey’ desin diye; elinde eniştesinin kütüphanesinden bulup buluşturduğu ‘Fransız Devrimi’ adlı kitapla dolaşan kanki kız arkadaşımla birlikte, ‘ne olacak benim bu aşkım ve bunalımlarım?’ meselesi üzerine konuşurup otururken; aynı mekanda, ‘ne olacak bu  ülkenin hali?’ diye düşünüp dolaşan ve yeni filminin sahneleri için mekan araştırması yapan Yılmaz Güney’ le tanıştım ve de ‘Arkadaş’ filminde oynamak için teklif aldım. O an yaşadığım şoku belli etmemeye çalıştım. Durumu aileme danışacağımı  söyleyerek  cevap vermek için bir gün izin istedim. Tanklar geçiyordu Tekirdağ taraflarına doğru, o sırada. Kıbrıs harekatı arifesiydi. Film ekibi bazı sahnelerde kullanmak için tankları  çekiyor, biz restoranın köşesine oturmuş film hakkında konuşuyorduk.

    ‘Sen gene de sakın saçını, sakalını ve bıyığını kesmeye kalkma’ demişti, eli omuzumda, Yılmaz ağabeyim, karşılıklı otururken, ‘sakal bıyık’ la yüzümdeki iki üç tüyü kast ederek..                             

    ‘Peki kesmem ama sakal ve bıyık konusunda hiç ümitlenmeyin.’ diye cevap vermiştim, ‘Çünkü bundan fazla çıkmıyor.’   

      

    Çok gülmüştü. Başımı okşamıştı. Kutsandığımı hissettmiştim:)

    Annemlerin onayı, babamın da - uzun telefon konuşmaları sonucu, kerhen rızası ile, ertesi sabah çekim ekibine duhul ettim. Babam, henüz okula bile girmeden, filmde oynanamın doğru olmayacağını söylemişti ama ikna etmiştim sonunda. Maltepe sigarası bırakıldı tabi hemen. Birinci’ ye başlandı. Bilincimiz halktan yana inkişaf etti ya artık... :) Ne şeyineyse Yılmaz abinin benim sigaram :)) Özellikle gömlek cebimde taşırdık Birinci paketlerini, idolümüz görsün diye :))) İyi de oldu ama.. Maltepe’ yi anneannemin mutfakta bıraktığı paketinden aşırmak zorunda kalıyordum. Birinci ucuzdu. Almak sorun olmuyordu. Cebinizde maltepeye ayıracak üç buçuk liranız olmayabilirdi ama yüz elli kuruş bulabilirdiniz.

    Garson, site bekçisi, kuyu kazıcısı, tamirci - muslukçu, yazlık restoranımızın mutfak bölümü çalışanları gibi emekçi kardeşlerimizle, sosyal adaletsizlik ve gelir dağılımı üzerine, onlarınkini destekleyici fikirler üretmeğe başladım, tevazu maskeli bir bilge edası takınmaya çalışarak..  gene de içten içe onları küçümseyerek.. küstah ve toy bi lutufkarlık içersinde... Misyon yüklendik ya hayatta artık... Sonra baktım ki bilinçleniyorum, kaidem kalkar gibi oldu ve de bu zamansız kalkışın altından kalkabilmek için içkiyi artırdım.  Evin misafir avlusındaki bira kasaları bir günde tükenmeye başladı. Böylece gündüzleri kamera önünde emekçi köy delikanlısı Halil, geceleri tiyatro bölümü öğrenci adayı, aynı zamanda geleceğin alkolik aday adayı ve de  bunalım burjuva delikanlısı toy aşığı oynadım.    

    Bütün yaz ‘Seasons İn The Sun’ çaldı diskoda..

    http://www.youtube.com/watch?v=8Q1KXAVTZyY

    Diorella ve Aramis koktu Kumburgaz sahilleri.  İkisi birbirine karıştı.. ya da benim burnuma öyle geldi.. Bir de... Şey çaldı... ‘When I Need You’

    http://www.youtube.com/watch?v=ZJBuNVMwbAw

    Ha, bi de.. ilk kez film kopartıldı.. Üstelik, Yılmaz ağabeyin setinde. Set dediğim, bizim yazlık. Bu çok komik bir hikaye aslında ama çok uzun.. Sevgilim, bana eski sevgilisinin ismiyle hitap edince, bi şişe votka içip çekime gitmeyi unutmuştum. :( Allahtan benim sahnem değilmiş. Ben sonradan gittim, sallana sallana.. Yanaklarımdan öptü Yılmaz ağabey. O ‘miki’ halime çok gülmüştü.

    Anaanemin cep radyosunda ise Hasan Mutlucan çalıyordu o sıralar. Köfte harcı karıştırdığı sıralarda, açık mutfak penceresinden sesi gelirdi cep radyosunun, biz ön terasta güneşlenirken.

     

                                                                  

                           ‘Arkadaş’ çekimleri sırasında 1974 temmuz

 

                                        

                                         seventy four - seventy five         

                                                  

    • 1974   It Was A Very  Good Year...
    • A.D.K’ ya giriş.
    • Kızılaydan sonrasını bilmezdim koleje okuduğum yıllarda. Şehir merkezi Kızılay; Bahçeli- Cebeci dolmuşlarının son durağı ise kolejdi benim için. Cebeci uzaktı. Ankara Devlet Konservatuvarı! Vay be! Kocaman taş bir bina. İçine ikinci girişim. Bir kez de babam getirmişti, henüz orta okulda okurken, ‘Ayyar Hamza’ temsilini görmem için. Ne kadar da farklı görünüyormuş meğer, okulun içinden dışarısı... Okulun içinden, içersi.
    • 1974. Eylül ayında, A.D.Konservatuvarı sınavına girdim ve  kazanarak okumaya başladım. Bilmem kaç bin kişi arasından seçildim diyemeyeceğim, çünkü babam bölüm başkanıydı. Torpil yapmasa bile manevi bir etkisi olmuştur kazanmamda. ( Bunun, hayatımın her sürecinde yüzüme vurulabileceğini düşünerek, kendimce yollar aramam gerektiği sonucuna varsam bile; bunu nasıl becerebileceğimi kestirmem oldukça zaman aldı. )

    • Müstakbel hocalarım, hocalarına en fazla ters düştükleri bir dönemde, üstüne üstlük bir de oğlunu okula almazlarsa.. e, olmazdı herhalde :) (Vallahi sınavım çok kötü geçmişti. Dizlerim zangırdıyordu. Kendi sesimi duyuyordum, sahnede. Çırpınmak bile değil, çırpınmaya çalışıyordum. Böylesine bir manevi baskı yüklediysem eğer, saygıdeğer jüri heyetinden geç de olsa özür dilerim. ;P
    • Konservatuvar’a giriş dilekçemi, “Arkadaş” filminin çekimleri bittiği sıralarda, bir kaç günlüğüne Ankara’ ya giderek, Bahçelievler postanesinden postalamıştım. Zarfı posta kutusuna atmadan önce bir kaç saniye kadar, yollamakla yollamamak arasında tereddüte düşmüştüm. Yırtmak geçmişti içimden. Yırtıp İstanbul’ a dönmek ve orada hem Yılmaz ağabeyin ikinci filminde oynamak hem de içinde “Cebeci” olmayan, farklı bir hayat projesi için kafa yormak. Sonra vaz geçmiştim zarfı yırtmaktan. Postalamıştım. Bir dönüm noktasıydı benim için, o bir kaç saniye. Hayatımın çeşitli evrelerinde ‘Konservatuvara giriş dilekçesi’ ni yırtmayıp postaya verdiğim için müthiş pişman olduğum zamanlar oldu. Kafamı duvarlara vurasım geldi bazan. Şimdiyse “İyi ki” diyorum, “İyi ki bir çocukluk yapıp vaz geçmemişim.” Bir eylemin hayırlı olup olmadığını anlamak için uzun bir zaman geçmesi gerek galiba. Umarım daha uzun bir zaman sonra gene kafamı duvarlara vurmaya kalkışmam :) (“Zamanın uzunu mu kaldı?” desenize...)
    • 1975 yeni yıl gecesine kadar her hafta sonu  İstanbul’ a taşındım, sevgilimi görmek için... Gazanfer Bilge otobüslerinde bi koltuk kırk lira. İki yüz lira yetiyor, yol ve de Cafe Bonjour’ da oturup cilveleşmeye...   İki bin lira almışım filmden, boru mu?..  Zafer Çarşısı’ nda erkek gömleği 35 lira. Hemen almıştım, bir adet., Yılmaz abeyimin çizgili beyaz gömleğine benzeyeninden.. :)

      Film acaip iş yapıyor. Haftalarca oynuyor sinemalarda. Benim de ünüm(!) giderek artıyor, Sıhhiye’ de. Bakkal, kunduracı Cemal abi  falan, daha bi farklı gülümsemeye başlıyorlar. Hani daha bi saygılı falan:)... ‘Lokalize’ bir aktör olduğumdan, başka yerlerle ilgilenmiyorum zaten.   Bütün dünyam Sıhhiye, Cebeci, Oto gar, Taksim, Nişantaşı ile sınırlı. . Allahtan saçlar kesik de millet hemen  tanımıyor garda marda.. :). İstiklal’ de ise, özellikle dolaşıyorum, kafam iyiken. En az on kişi tanıyor, Tünel’ e kadar.:)) Hem utanıyor, hem mutlu  oluyorum. Özellikle pasajda.. Üç arjantin devirdim mi, sanırsın Yılmaz Güney geçiyor.:) Sonra tekrar Ankara, okul... Hafta boyu mektup bekliyorum İstanbul’ dan.

      İlk tiyatro hocalarımı tanıyorum aynı yıl. Civan’ ın falanca  ‘ağabey’ i ve ‘abla’ larının, aslında meslek öğretmenleri olduklarını fark ediyorum. Ergin ağabey, Can Ağabey, Yücel ağabey, Sönemez ağabey; ansızın Ergin  hoca, Can hoca, Yücel hoca, Sönmez hoca oluveriyorlar. Tanklar susmuş artık. Beyaz güvercin havalarda ama hava bulanık nedense.. Çoğumuz Cumhuriyet gazetesi taşıyoruz koltuğumuzun altında.. Kızılay - Cebeci arasında ise, ‘Arkadaş’ ı söylüyor Melike, dolmuş pikaplarında. Bu yüzden genelde yürüyorum okula. Kendimi adam sandığımdan falan değil.. Tersine, söyledim ya, utanıyorum. (Çocukluğunda yavrukurt olmayı bile hak etmemiş bir yeni delikanlının kaldıramayacağını düşündüğü bir  ilgiden korkması da diyebiliriz bu utangaçlığa.)  Sabah evden bi çıktım mı, ‘tabanvay’, 20 dakikada uzayıvariyorum Kurtuluş parkından, Cebeci’ye.. Kantinde bi Birinci, bi çay, sonra ders.

      Kasım ayında Melike geliyor Ankara’ ya, anneannesini görmeye. Önce Mamak cezaevine gidiyoruz birlikte. Ziyarete. Fatoş abla falan.. Konservatuvara girdiğimi söylüyorum, Yılmaz ağabeyime. Sevinir gibi oluyor. Üzerinde takım elbisesi, yakası açık gömleği, bana bakıyor camekanın arkasından. Koltuklarım kabarıyor. Ben de kaşımı yarmışım o sıralar. Alnım yaralı ya, hoşuma gidiyor bu halim nedense.. Hani Mamak’ larda, yaralı kaşla, daha bi havalı olduğumu düşünüyorum. Konservatuvarı  soruyor Yılmaz abim, nasıl gidiyor diye. Okul açılalı henüz iki ay bile olmamış.

      ‘Kalıplaşma sakın.’ diyor, cam bölmenin arkasından.

      Anlamıyorum.

      ‘Yok abi’ diyorum, ‘Kalıplaşır mıyım hiç?’

      O gece Melike, ben, ablam, Çankaya sinemasına  yer ayırtıyoruz, gece seansına.. Yılmaz Güney perdede belirir belirmez alkış patlıyor salonda. Allahım, için için ne gurur bizde.. Çıkışta da utanç tabi.. nedense?.. Millet bakıyor ya...     

      Sonra...

      İçki iyi geliyor utangaçlığıma. Cebeci meyhanelerine hesap açtırmaya başlıyoruz. Birikiyor hesaplar. Babamın  Londra’ dan getirdiği süet montu satıyorum Levet’e, iki yüz liraya, adisyonu temizlemek için. Meyhane sahibi, okul danışmasına gelip anons ettiriyor borçluların ismini.. ‘Ziyaretçiniz var.’ anonsunu duyunca saklanıyoruz. Tenefüslerde çıkamıyoruz avluya..                Bu arada mont parasının üstüne yatıyor Adana Levent :)  Montumdan da oluyorum.:)

      1974 sürüyor.. İstanbul’ daki sevgilimle yaşadığım ilişkiyi yüzyıllar boyunca yaşanmış en müthiş aşk olarak  görüyorum. Böylesine bir duygu şiddetini şimdiye kadar hiç bir insanoğlunun yaşamadığından adım gibi eminim. Bu arada içince , ‘Halil’ liğim tutuyor gene..  Ankara sokaklarında...  Filmdeki emekçi çocuk. Ama aynı zamanda tiyatro okunuyor ya; genelde bütün senaryoyu, projeyi, finas kaynaklarını ben halletmişim de, tevazu göstererek bunu gizlemek istiyormuşum edasıyla dolaşıyorum, ortalarda. Hani utangaçlığımla da örtüşüyor bu mütevazı görüntü. Ya da, ben  öyle sanıyorum. (Ya da başkalarının, benim görüntümü öyle yorumladıklarını düşünmüşümdür.)

      Aşkımı kaleme alarak, insanlıkla paylaşacağım günlerin hayalini kuruyorum, akşamları, sarhoş kafa... Şiirler yazıyorum, ‘Yudum yudum içtim sevgiden güzelden aşktan, damla damla doyamadan...’ gibilerden, parmaklarımla heceleri sayarak :)

      Bazı genç tiyatro hocalarımız, odun ağızlık kullanıyorlar. Biz de kullanmaya başlıyoruz. Birinci sigarası, Cumhuriyet gazetesi, odun ağızlık. ve tiyatro. Al sana şahane, güncel, popüler ve popüler olduğu kadar da elit bir kimlik. Bundan iyisi can sağlığı. Hayat ve de halkımız, kollarını iki yana açmış, mezun olmamızı bekliyorlar. Hepimizde mesleki ego had safhada. (Çok kötü de müzminleşir bu halt;))

      (Çoğumuz; gözümüzde büyüttüğümüz kişilerin kişisel tavırlarını, genel geçer bir model ve de ortak kimliğin vazgeçilmez bir parçası olarak benimseme çabasında ve çağındaydık. Örnek aldıklarımızın çoğu da, kendi kişisel tavırlarını topluma mal etme çabası göstermeseler bile, için için hoşlanıyorlardı bundan.)

      Naanem pencerede, eve dönüşümü beklemeye başlıyor, gece yarıları. Meyhane muhabbetleri burnumdan geliyor. İkinci aşkımı bile yaşayamıyorum doyasıya, naanem yüzünden. Öyle ya.. gene aşık oluyorum 74’ ü tüketirken. Ya da 74 bizi tüketirken.

      ‘Seninle Bir Dakika’ çalıyor televizyonda, radyoda, piyano odalarında, kankam öteki Levend’ in parmaklarında...

      Çok kötü aşık oldum ikinci sefer. O da seviyor beni. Hatta beste bile yapmış bana, henüz tanışmadan. ‘Belki yersiz sizi sevmek, belki de saçmadır bayım, ama napayım, sevdim sizi bir kere.’             

      Karşılıklı aşık olmuştuk. Filmde rol almamın da payı vardı elbet, onun bana kapılmasında. Kapılmak dediğim de, o yaşın kapılması işte. Çocuksu.. Çok yoğun ve bir o kadar çocukça yaşadık aşkımızı. Beş ay... Sonra gene çocukça bir nedenle ayrıldık. Sonra o mezun oldu gitti. Bense, okuduğum süre boyunca unutamadım. Hatta bir senaryo bile yazmıştım aşkımızla ilgili. Onun adını Zeliş koymuştum senaryomda. Kendi adımı da Can. (Bundan sonra Zeliş diyeceğim ona. )                                                                      

      Senaryoya göre;  Zeliş ve Can, ayrıldıktan yirmi beş yıl sonra, Haydarpaşa - Ankara yataklı treninde karşılaşıyorlar. İkisi de İstanbul’ lu olmuş. Zeliş okuyan kızını görmeye gidiyor Ankara’ ya, güya:) Can da eskileri yad etmek amacıyla biniyor aynı trene..  sakalları uzamış, cebinde içkisi... Hani alkol düşkünü ya senaryoyu yazan, ilerde de öyle olacağını hesaplıyor, çaresiz.      Ve de aşkını unutamayarak  gençliğini geçirdiği şehre geri dönecek, pejmurde bir biçimde. Hoş bir gece geçiriyorlar trende, geçmişe dönerek.. İstanbul’ u  Ankara’ ya bağlayan rayların üzerinde, uçarak... bir sürü flash- back.. Böyle bir senaryoydu işte. Defter kağıdına yazmıştım, özene bezene. Sahne numaraları kırmızı kalemle falan... Yırttım attım sonra da sanırım, anneannem benden gizli saklamadıysa...

      Derken uzun bir zaman sonra, 80’ lerin ortalarında,  İstanbul’ da yeniden karşılaştık Zeliş’ le. Dost olduk. Gülerek andık eski aşkımızı, iki arkadaş gibi. Sonra da koptuk. O başka ortamlara, ben başka ortamlara daldık. Yıllar sonra da evlendim, oldukça geç bir yaşımda. Ve Zeliş’ le çocuksu aşkımızın üzerinden tam çeyrek yüzyıl geçti. 2002’ de boşanmak üzereydim. Korkunç bir kabus yaşıyorduk , ben ve zavallı karım. İnanılmaz bir biçimde inanıp güvendiğimiz yuvamız, üstümüze çökmek üzereydi. Arabada falan ağlıyordum sürekli. Teypte hep aynı şarkı çalıyordu. Ve ben, daha çok ağlıyordum o şarkıyı duydukça. Neredeyse  karımı ve kopma noktasındaki ilişkimizi anlatıyordu şarkı. Şu an, aradan dört yıl geçmesine rağmen dinliyemiyorum o şarkıyı. Tesadüf radyoda falan çalarsa kapatıyorum hemen. Karım anlatmıştı o günlerde. O da ağlıyormuş arabasıyla giderken, o şarkıyı dinledikçe. Çok seviyorduk söyleyen sanatçıyı. İkimizin arabasına da kasetini almıştık. Zeliş’ ti adı o şarkıcının. Kulakları çınlasın sevgili arkadaşımın:) 19 yaşımda böyle bir finali akıl edemezdim. Şimdi ise yazamam, çünkü detaylar silindi hafızamdan. Geriye ikisinin de dostluğu kaldı.. Hem Zeliş’ in, hem eski karımın.. Londra’ da karşılaşmıştık bi keresinde.. O, eşi, ben, eski eşim ve Kumru ; çok hoş bi gece yaşamıştık Londra cafelerinde..

      Dikimevi caddesinde yürüyüşler kesilmiyordu 75’ lerde ve daha sonra. Ankara’ da kaldığım süre boyunca, hep sıkı yönetim vardı. 60 ihtilalinde altıma işemiştim, Sıhhiye’ de, tepemizden jetler geçerken. Mayıs 63’ de ise ağlamıştım, ‘Ya İnönü’ yü asarlarsa?’ diye. Anneannemle Nonom ağladığı için, dolduruşa gelmiştim galiba. Sanırım büyük enişte dinlediği radyo ajansını, kendince öyle yorumlamıştı, ‘Şimdi de onu asarlar.’ gibilerden...

      70’ lerde ise, belli bir saatten sonra sokağa çıkamıyorduk. Herkes, düşünceleri adına, yol kesiyordu. Önüne gelen.. Bazan aklıma gelir, ne oldu acaba  bizim okulun önündeki caddede, ellerinde pankartlarla yürüyen düşman gruplar diye sorarım kendikendime. İçlerinden bir kısmının hayatı bitti. Bir kısmı hala sürdürüyor davasınıı, her ne ise davası.. 

       Bir kısmı da yürüdüğü caddeden usulca ayrılarak başka sokaklara, oradan daha geniş yollara, viyadüklere saptı..  pankarlarını saklayıp.. Bize yıllarca can korkusu yaşatanlar, geceleri sokağa çıkmamıza engel olanlar da öyle.. Neredeler acaba?.. Hangi takım elbise, kravat ve de yaka rozetlerinin içinde yürüyor..  bazıları? Bu gibi mahalleli ağabeylerden oldum olası nefret ettim. Yüzlerine belli etmedim ama, içten içe küçümsedim onları. Evet, iki yüzlü davranmış ve hala davranıyor olabilirim ama onlar benden daha iki yüzlüydüler..  ve de hala öyleler. Hayata karşı ve de kendilerine karşı hep maskelerle dolaştılar. Ben, elimde pankartlarla yürümedim o yıllarda. Çünkü ne amaçla yürümem gerektiğini ve bunun kimlerin işine yarayabileceğini kestiremiyordum. Zaten bunu kestirebilenler çok azdı. Dondurulmuş düşünce kalıpları üzerinde dans edenlerin bir kısmı, sadece ayaklarını üşütmemek için çaba gösterdiler. Olansa gidenlere oldu.

      Biz şehitlik mertebesi için gelmiştik..’

      ‘Kapalıyız.’

      ‘Ne zaman açılrısınız?.. hani o zaman şeytsek?..’

      ‘Kontenjan dolu.’

      ‘Ne!? Batsın bu dünya!’

      ‘Battı zaten.’

      ’Ve de artık dünya çok ama çok değişti.

      Yaşıtlarımızın çoğu ülke sokak ve caddelerinde türlü çeşit ‘Bağımsızlık’ lar adına hançerelerini yırtarcasına haykırırken, bizler, iki üç zıpır, konservatuvar sınıflarında ses tellerimizi terbiye ediyorduk.  Ayıp mı ediyorduk? Sanmıyorum. Ha, ses tellerini caddelerde çalıştırıp, sadece mimik dersleri üzerine yoğunlaşan arkadaşlarımız da vardı elbet.***:)))

       Belki de ilerde, daha eğitimli bir sesle haykırmak amacıyla  yapıyorduk bunu. Ama sanırım öncelikle - kimse öyle yapın demediği halde -  egomuzu şişiriyorduk. Kasım kasım kasılıyorduk ‘Tiyatrocuyuz’ diye, Mülkiyeliler’ de falan.. Oysa kimsenin salladığı yoktu. Bazan tiyatrocu ağabey ve ablalarımızla karşılaşıyor, sohbet ediyorduk. Kendini bilen bazı zıpır dostlarım ise, hala inatla sürdürüyorlar sanat ve hayat eğitimlerini. Daha daha anlaşılır, daha daha paylaşılır, daha daha nitelikli sesler çıkarmak uğruna. Ay, çenem düştü. Konu dağıldı birden. Ne diyorduk?.. Ha.. 1974 - 79 arası çok uzun iş, yazamam şimdi..  Şu yukarıdaki işareti anlatayım, unutmadan:

      ***:)))) Olay bizim okulda geçiyor. Arkadaşımız X, (Bu yazıyı okuyup da, ismimi yazabilirsin derse, yazarım sevgili arkadaşımın ismini.) Neyse, Bizim X, Cebeci meydanında bir mitinge katılacak. Ama bir engel var. Aynı saatlerde, babamın sahne dersine girmesi gerekiyor. Nasıl yırtacak?..

      ‘Hocam.’ diyor, ‘Teyzem.. Komada.. Yoğun bakım.. Ha gitti, ha gidecek.. izin verseniz de, son bi kez görsem.’ ‘İyi.’ diyor babam, ‘Git bakalım.’

      Bizimkiler derse giriyor, X de doğru meydandaki mitinge yollanıyor. Derste pencere açık. Babam öğrencilerle ders yaptığı esnada,, dışarıdan sesleri geliyor, yürüyüşe katılanların. Sırıfta konuşmalar başlıyor; ‘kim geçiyor, hangi taraf?’ gibilerinden.. Babam da kulak kabartıyor, dinliyor bi süre, sonra da sınıfa dönüyor; ‘Merak edecek bi şey yok.’ diyor, ‘X’ ,n teyzesi geçiyor.’

       Çok esprili adamdı rahmetli. Hiç bir şey de kaçmazdı gözünden.

      (Hamiş: X’ in adı Zühtü. Bu anektodu 2007 temmuzunda yanımda okuyunca çok güldü ve adını elbette yazabileceğimi söyledi. :)

    • 1974 - 79.. Özet olarak kaos ve yan etkileri dürüp gitti bu yıllarda.
    • 1979..

       

      A.D. Konservatuarından mezun olarak İstanbul Devlet Tiyatrosu kadrosuna katıldım. Yukarıdaki resimde sıra arkadaşım Gönen (Aykaç) ve ben; 28.Haziran.1979 günü diploma alırken görülüyoruz. Konservatuvarda benim okuduğum yıllarda  bölüm başkanları ve öğretim görevlileri hükümetler değiştikçe değişmeğe başlamıştı. Kafaya göre değişim henüz mektep çağındaydı anlayacağınız. Söylemek istediğim; büyüklerimiz bizi beş öğretim yılı boyunca, beş değişik müdür ve beş farklı - yeterli ya da yetersiz - mesleki eğitim kadrosuyla onurlandırdılar. Ben bu hocalarımdan bir kısmını her zaman saygı ile andım ve de anacağım. Statülerinden sıyrılarak hayat, meslek ve hayatın içersinde var olabilme dersleri verdiler öğrencilerine.. sanatçı ve insan olarak. Kısıtlı dersleri ve daha çok da  icraatleriyle, ürettikleriyle ve de davranışlarıyla... Belki de farkında olmadan.  Burada isimlerini zikretmek, o güzel isimlerle  itibar sağlamaya çabalamak olur. (Bazıları içinse tam tersi)  Ayrıca benim kendimi anlatırken ‘falanca kişinin öğrencisiyim’ diyebilmem için, öncelikle o kişinin bunu onaylaması gerekmez mi?

      Bence gerekir. ‘Evet, o benim öğrencimdir. Önümdeki sıralarda oturan yüzlercesinin arasında, öğrencim olmayı hak edenlerden biridir.’ demeli bir öğretmen, gerçekten yetiştirdiğine inandığı biri için.  

      Sözgelimi, Aristo’ nun ya da Eflatun’ un ders verdiği avluda bulunmak, onun öğrencisi olmak mıdır??

      Bu arada sayılı derslerine, yetersiz müfredata  ve de ülke çapındaki kaos nedeniyle saygı ve sevgi kavramlarının azıya alınmasına rağmen sevgilerini tüketmeyen, iyi bir nesil yetiştirme uğruna sorumluluklarının sınırlarını  zorlayan TED’ deki hocalarımı da anmadam geçemem. (Keşke o iyi nesli eksizksiz yetiştirebilmek için onların gücü yeterli olsaydı.) Özellikle de sosyoloji hocamı anmak istiyorum. Ben lise sondayken kızı ve damadı yargılanıyordu, 12 mart mahkemelerinde. Sonra ne oldu bilemiyorum. Mezun oldum ve ister istemez kopardım bağımı. Durumunu kesinlikle belli etmemeğe çalışıyordu bizlere. Gözleri hep kıpkırmızı ve şişti. Bazan siyah güneş gözlüğünü çıkarmadan giriyordu derslere. Sağdan soldan duyuluyordu, çocuklarının sorgu altında oldukları.. Ve de kadıncağız, içi kan ağlayarak, gülümseyerek, psikoloji ve sosyoloji konuları anlatıyordu, biz kolej bebelerine. Umarım hayattadır.. ve de, umarım ailece çok mutludurlar.

      Saygının azıya alınması durumundan cümbür cemaat etkilendik elbet, o dönemlerde.. (Hala da öyle gibi.)  Sözgelimi, rahmetli Kerim Afşar ağabey, ’Babanın dersinden üç gün öncesinden korku basardı hepimizi.’ demişti bir keresinde. Bizler, yani yeni yetmelerse, hoca olarak pek umursamıyorduk babamı, sağ ayağını hafifçe sürterek okul kapısından girerken gördüğümüzde. Derse girdiğimizde yarım kulak dinliyor, anlattıklarını ise kayda değer görmüyorduk pek. Babam da sürekli bezgin ve buruk ders yapıyordu zaten. Küs gibiydik neredeyse, hoca ve öğrenciler. 

      Evde de devam eder gibi oluyordu bu durum. Ben babamda kaldığım günlerde birbirimizin okul ve içinde bulunduğumuz karışık dönemle ilgili soru sorma ihtimaline karşı, sürekli tetikte oturuyorduk. Eski sohbetlerimiz de bitmişti. (Özür dilerim babacığım, o dönemimde bu denli anlayışsız olduğum için. :( )

      Sessizce koltuklarımıza kurulup televizyon izliyorduk babamla. Ben arada tuvalete girip sigara tüttürüyordum. Biz yenilerin ilgisi daha çok genç öğreticilere yönelikti. Zaten onların da pek umursadığı yoktu artık eski öğretmenlerini. Bizler, eskileri ‘çağ dışı’ buluyorduk.

      Başka evlerin başka okulların da pek farkı yoktu bizimkinden. Ürkütücü bir iletişimsizlik yaşanıyordu nesiller arasında. Kullandığımız kelimeler bile farklıydı. Bazıları bu dil farkının, toplumu çökertmek için emperyalistler tarafından tezgahlandığını düşünüyordu. Bazılarımız ise bir önceki nesli tamamen yok sayıyordu. Herkes huzursuzdu kısacası.  

      Konservatuvara girdiğimiz ilk yıl  babam hocalık yapmıyordu. Yeni hükümet, giriş sınavından hemen sonra öğretim kadrosunu değiştirmişti. Babam o günlerde başka bir hocamıza rastlamış yolda..  Kendisine benim okuldaki durumumu sorunca da, şu cevabı almış. ’ İyi öğrenci, ama maalesef soyadı antipati yaratıyor.’

      İlkin ağzımı aramıştı babam. Okulumla ve hocalarımla aramın iyi olup olmadığını öğrenmeye çalışmıştı. Ben, babamın hursuz halini fark edip biraz deşince de söylemişti kulağına gelen yorumu, bütün ısrarıma rağmen hocanın ismini vermeden. Henüz çok çaylak olduğumdan, şöyle sormuştum babama: ‘Bizimki antipatik bir soyadı mı?

      ‘Takılma.’ demişti, ‘Başkalarını bağlamaz. Zikri kendi fikridir.’

      E, ister istemez takılmıştım bayağı bi süre.

      Açıkçası, ben bu konuda bugüne kadar hiç bir hocamdan olumsuz bir tepki görmedim. Hatta tam tersi, sevgi gördüm diyebilirim. Babamla aralarındaki görüş farkları ve sürtüşmeler  önemli değildi benim için. Hiç bir zaman da önemli olmadı. Diğer hocalarım için de önemli değildi bu.   Daha önce de söylediğim gibi; kişilere ve fikirlerine yakınlık duymamda, babama karşı besledikleri sevginin miktarı ya da görüş birlikleri veya görüş ayrılıkları hiç bir zaman  ölçü olmadı benim için. Sonuçta babam kendini ifade edebilen ve düşündüklerini savunabilen bir kişiydi. Bir çok sanatçının yetiştmesine katkıda bulunmuştu. Üstelik benimsemek, saygı duymak, sevmek, ayrı ayrı kavramlardı. Üstüne üstlük, öğrencilerinin çoğundan da hak ettiği saygı ve sevgiyi görüyordu. (Ve de, hocalık yaptığı dönemlerde benim de babama  öfke duyduğum zamanlar olmadı dersem, yalan söylemiş olurum. Tabi saygı çerçevesinde.) Zaten sonuçta biz babamla birlikte, bir aile otobüs şirketi işletmiyorduk. Bu meslekte herkes - çapı nispetinde - kendi başına parlamak zorundaydı. Babamın farları beni aydınlatamaz, olsa olsa gözümü alır, görmemi engellerdi. Babam yün çoraplarıma, başımdaki kaskete varıncaya kadar düşündü beni yaşadığı sürece. Ama hiç bir zaman köprü kurmadı, yüzmem gereken sulara. Kurduysa bile hissettirmedi bunu. (Tabi o günlerde bütün bunları açık ve net cümleler halinde kendime anlatmak, gecelerimin içine etti:))

      1979. 2 Ağustosta Ceylan’ ı evlendirdik, Ankara’ da.. Kumru 6 yaşındaydı. Nedimesi oldu ablasının. Özel tuvalet diktirildi küçük hanıma, ablasının gelinliğini diken terziye. Bu arada anaane’ min komşusunun kızından, babalarımızın ayrı olduğunu öğrenmiş, iki elini beline koyup hesap sordu annesinden.

      ‘Duyduğuma göre sen iki defa evlenmişsin, doğru mu bu?’

      Annem her zamanki sevecen ve pedagog tavrı içersinde söyle başladı söze;

      ‘Bu çok önemli bir konu değil ki hayatım. Bu yüzden unutmuş olmalıyız sana söylemeyi. Ya da söyledik de, sen hatırlamıyorsun.’

      Sonra da anlattı durumu kardeşimize. Onun babasıyla evlenmeden önce benim babamla evli olduğunu, abla ve ağabeyini bu nedenle onun babasına ‘baba’ değil de, ‘ağabey.’ diye hitap ettiğini falan, bir bir anlattıı. Bu sefer de Kumru sormaz mı, ‘Peki, bütün bu yaşananlardan benim babamın haberi var mı?’ diye.:) Kanat zaten bizden duydyuğu için, ‘Kartal ağabey.’ diye hitap ederdi babasına :) Kumru ise bana ‘büyük abi’, Kanata da ‘küçük abi’ diye seslenirdi.

      Kanat bey ablamızın düğününde her zamanki girginliği ve olgun tavrıyla ordörv tabağı hazırladı Mahir amcasına:) Kumru da öğrendi ya durumu, bu sefer de fellik fellik kaçtı babamdan, döver diye :) Zor tanıştırdık. Çok güzel bir düğün oldu Ceylan’ la Seyhun’ un düğünü.

      Geçtiğimiz yaz, yani 2004 Ağustos’ unda, yani Ceyko’ nun düğününden tam çeyrek yüzyıl sonra, Kumru evlenirken, yanımda Ceylan’ ın oğulları, yani yeğenlerim vardı.. Hayat çok güzel bence.. Ve çok anlamlı.. Neyse.. Ben düğünden sonra elimde mezuniyet diplomam, Annemle birlikte İstanbul’a doğru yola çıktım. Annem, ben ve Kumru.. Varan otobüsüyle. Bu sefer bavullarımı da alarak.

      Bir daha hiç dönmemecesine, ‘eyvallah’ dedim Sıhhiye’ ye, son yıllarda üstüne asfalt dökülen boklu dereye, koleje giden ara sokaklara, Cebeci’ ye, Kurtuluş parkına, Sakarya caddesine, nonomun evine ve daha bi çok şeye...

        Bütün sokaklar evimize

        Caddelerse denize dökülürdü

        Eskiden, çok eskiden

        Ankara’ lı düşlerimde..

         

        Babamı ziyarete giderdik Kanat’ la, turne ile her İstanbul’a geldiğinde, Dilson otelinin lobisine. Orada kalırdı tiyatrocular. Vedalaşırken de, Kanat’a emanet ederdi beni, babam ; ‘Ağabeyine göz kulak ol ha. Sakın bırakma bir yere. Doğru eve.’ gibilerden sözlerle. Bense Kanat’ ı dolmuşa bindirir, doğru Taksim’e, çiçek pasajına akardım:)

      1979. Eylül ayında tiyatroda ilk rolüm asıldı. Antigone’ nin nişanlısı Haimon. Hatırladığım kadarıyla böylesine bir sevinç yaşamadım meslek hayatımda. Arsen Gürzap ve Haluk Kurtoğlu ile oynamak.. Fransız yönetmenle çalışmak.. Vay be.. Hemen bavullarımı annemin evine attığım gibi, doğru tiyatronun yanındaki  Park kafeterya’ ya koştum ve ilk borç adisyonumu açtırarak  ve  ilk cin toniğimi ısmarlayarak ‘merhaba’ dedim profesyonel hayata. :) Hay demez olaydım. Tam on iki yıl sonra ayıldım.

      Not : Bu süreç Metin’ ler, Zühtü’ ler, Levent’ ler (‘ler’ bunlar gibi sevdiğim arkadaşlarım demek oluyor.)  olmadan anlatılamaz. Allah kısmet eder de ilerde aynı düşkünler evinde buluşursak birlikte yazarız. :)

      1980... :) Bana düşmez bu yılı yazmak.. Benim penceremden ne mi görünüyordu o yıl?.. İçerde duman ve alkol kokusu, dışarda tanklar. Bıyıkla sakal.. Geceleri oyun sonrası tarlabaşı meyhaneleri, otel barları, entel barlar.. daha neler neler. Oyun sırasında hiç faça yok ama. Gayet edepli, ciddi.. Sıkı mı Haluk ağabeyin, Arsen ablanın yanında?.. (Benim bayanlara karşı en büyük kabalığım, çocukken tanıdığım ve aramızda pek de yaş farkı olmayanlara hala büyük bir inat ve  aymazlıkla ‘abla’ diye hitap etmemdir.:)) Ağız alışkanlığı işte.. aflarına sığınırım. ;)

      1980.. Ocak ayında doğduğum ve terk ettiğim şehre turneye gidiyoruz. Ben ekiple birlikte Stad otelde kalıyorum. Oysa altı ay öncesine kadar iki durak ilerdeki anneannemin evinde kalıyordum. Artık meslek sahibiyim ya, elini öpmeğe gidiyorum anneannemin, gizlice türbesine giderek Hacı Bayram’a da teşekkür ettikten sonra..

      ‘Kalsana yatıya yavrum.’

      ‘Sağ ol nane’ciğim, rahatsız etmeyeyim. Tiyatro otelde oda ayırttı benim adıma’ Havaya bak:)) Ulan o yaşa kadar içerde yatmışsın da şimdi mi rahatsız ediyorsun? :) Maksat rahatsızlık vermemek değil, otel odasında çilingir sofrası kurulacak.

      Sonra babam geliyor Yeni Sahne’ deki oyunumuza. Herkeste bir heyecan..

      Ben bayılmak üzereyim. Yüregim bademciklerimde atıyo. En öne ortaya kuruluvermiş, konservatuvar jüri başkanı gibi. Pek farkı da yok zaten. Sahnedeki herkes öğrencisi. Selamda ayağa kalkarak alkışlıyor ama benimle hiç kesişmiyor bakışları. Farkındayım ama.. bi gözgöze gelsek , daha fazla dayanamayıp dökülecek babam..

      Daha çok eski öğrencilerine bakarak alkışlıyor. Gururla gülümsüyor, biz sahnede selam verirken. Ben; bakışlarımız kesişmese de, bu gururda payım olduğunu biliyorum için için.. Oyundan sonra babam, diğer davetliler ve bütün oyuncular toplanıp konuşuyoruz fuayede. Babam beni kısmen başarılı bulduğunu söylüyor. Sesimi yanlış kullandığımı, yersiz çıkışlar yaptığımı eklemeyi de ihmal etmiyor, usulca.

      Koskoca Macide hanım bile yanaklarımdan öpüp kutlarken, babamın bu ‘yersiz’ eleştirileri asabımı bozuyor. Onun gerçekten ‘çağ dışı’ düşündüğüne ve bu işten anlamadığına kanaat getiriyorum.(‘Ego’nun doruk noktası :))

      Ve de her zamanki gibi, izlediği oyunu için için beğendiği halde daha çok kusurlarımızı sıralıyor, teker teker. Yarım saat ayaküstü sohbetten sonra, Ulus dolmuş durağına uğurluyorum babamı. Yalnızlığına yolcu ediyorum. Sonra da  dayanamayıp anneannemlere uğruyorum. Ciciannemle birlikte maltepe tüttürüyoruz, pazara bakan penceremizin önünde. Ciciannem  günde beş sigara içeceğine dair yemin etmiş. İkinci sigarayı yakmak için saatin 24.00 olmasını bekliyor. Ve saat 01.00’ e gelirken, yeni günün üçüncü sigarasını söndürdüğünde, ben otele dönmek üzere veda ediyorum. Kapıya kadar uğurlanıyorum. Yatmadan evvel kuran okuyacağını söylüyor ciciannem, sigara yeminini bozmak için. Geceyi otel odamızda içerek tamamlıyoruz, İsmail’ le birlikte.. İstanbul’ da bıraktığımız aşklarımızı düşünüyoruz.. :)

       

      1981. Haziran.. İçkinin dibine vurup, Park Kafeterya’ nın aylık borç adisyonlarını ödeyebilmek için ek işlere daldım. İki üç yıl boyunca çok  değerli :) bazı filmlerde tecavüzcü ya da kötü çocuk olarak boy gösterdim.

      1981.. Kasım.. Askere gittim. Dört ay. Sarhoş gittim, sarhoş döndüm.

      81.Eylül. Ankara otobüs terminalinden Burdur’ a  teslim olmaya giderken cebimde otuz beşlik votka vardı. Dönerken ise, Pe Re Ja limon kolonyası. Bu iki yolculuğun arasını - mecburen - ayık yaşadım.  İçkili yakalandım ve bu epey pahalıya mal oldu bana. 82 yılbaşı öncesi, çarşı iznini dönüşü nizamiye kapısında sarhoş vaziyette yakalanarak mahkemeye çıktım. Böylelikle de tam on gün uzamış oldu askerlik sürem.. Mahkemeden yırtmak amacıyla, son çare, ‘dört aylık erler marşı’ kaleme alarak, operacı arkadaşım Murat Göksu’ ya besteletip, birlikte yüzbaşıma dinlettiysek de yemediler:). Neticede hakim karşısına çıktım. Mahkeme askerliğimi on gün uzatarak hapis cezası verdi. Yüzbaşım ise yazdığımız marşı yedi bin askere öğretmekle görevlendirdi, Murat’ la ikimizi.. Ben önde, tabur arkada, tugay yollarını arşınladık günlerce, yeni marşımızı haykırarak. Ve de, yedi bin askeri öğrencim :) terhis  olduktan sonra, on günümüzü hapiste geçirdik, dört alkolik arkadaş. (Elbette Murat yok aralarında. O efendi çocuktur:)

      O sıralar  Danışma Meclisi üyesi olan babama telefon ederek yardımcı olmasını, aksi taktirde hapis cezası alabileceğimi söylediğimde, telefonun öbür ucundan şu cevabı vermişti:

      ‘İyi ki aradın evladım. Sen henüz bilmiyorsun ama hapishane koğuşu rutubetli olabilir. Girmeden önce çarşıdan yün çorap aldır kendine.’  

      Beni kollayan sadece yün çoraplarım oldu neticede. Yedi bin kişi terhis olurken de parmaklıklar arkasından el salladım arkadaşlarıma. Bu arada Ankaralı’ lara da sesleniyordum hala, utanmadan;

      ‘Hadi.. İyi yolculuklar. Önümüzdeki çarşamba Sakarya caddesindeki birahanede görüşürüz!’

      Marşı çok beğenen komutanım ise kaç kez ziyarete geldi sağ olsun, ben hapisteyken. Şu an bu olayı yazarken, aklımdan geçenleri söylemek istiyorum , kollarımı açarak.

      ‘Biliyorum; hangi mahkemede ve hangi suçla olursa olsun, müebbed hapse bile mahkum olsam; sen gene aynı şeyi yapacaktın. Hiç bir biçimde hatalarımı örtmeyecektin. Ama baba yüreği üşümeme razı olmayacaktı ve gene şöyle diyecektin; “Cezanı çek ama ayaklarını üşütme oğlum”. Teşekkür ederim babacığım, beni gerçek bir insan gibi yetiştirmeğe çabaladığın için.’     

      Marş söyle başlıyordu;                                                                                              

       

      Yurdun dört bir yanından,

      Her köşe ve bucağından

      Geldik biz bu ocağa,

      Dört ay nöbet tutmaya.

                                                                                                                                             

      Bu toprakların bağrından,

      Çıkan kahraman erleriz,

      Bu topraklarda yatan

      Ata bekçileriyiz biz.

       

      Bir gün çağırırsa yine,

      Bu vatan bizi göreve,

      Bağlıyız andımıza,

      Vatan sana can feda

                          .                                                                Vay be, güzel marşmış :) ama tek uyanık ben değilim işte :)

    • Ve de terhis olduktan sonra öğrendim, babamın aslında bir an bile gözünü üstümden ayırmadığını.
    • Günlerden bir gün, İbrahim bey’ le çektiğimiz ‘Yaşamak Bu değil’ isimli film gelmişti, Tugay sinemasına.  Askere gelmeden önce rol almıştım. Haziran ayında.. Bodrum taraflarında çekilmişti film. Asker öncesi moral olmuştu. Üstelik çok eğlenmiştik. Ben, İbrahim abimizin yavuklusuna tecavüz eden kötü çocuk rolündeydim. Asker öncesi film avansı olarak aldığım otuz bin lira ile tüm borçlarımı ödemiş, alnım açık ayrılmıştım İstanbul’ dan, tiyatro müdürümün hayır duasını alarak:) Film tugay sinemasında oynayınca, bir anda askeriyenin starı olmuştum.
    • Buraları çok uzun. Sonra yazarım. Kısacası, ülkenin her yöresinden, onlarca, çok sevdiğim arkadaşım oldu. (Geçenlerde genç bir çocuk gelmiş, oynadığım oyuna. Çıkışta beklemiş beni. Tanıştık. Asker arkadaşımın oğluymuş. Koca herif:) Üniversitede okuyormuş, İstanbul’ da.. Başladı anlatmaya bizim maceraları. Çok duygulanmıştım.)
    • 1983. İlk bekar evimi tuttum. Ayazpaşa’ da. Deniz ayağımın altında. Topkapı sarayından köprüye, Kadıköy’e kadar görüyor. Ayrıca Cihangir çatılarına ve Ahmet ve Hanife’ nin evine de bakıyor pencerelerim. Ahmet’ le her oyundan sonra biralıyoruz taksim meydanındaki biracıda. Video izliyoruz, lak lak ediyoruz. Bende bi sevinç, anlatamam. İlk kez evim oluyor hayatta. Yatak odam, salonum..
    • Gerçi toplam 20 metrekare falan ama olsun. Hanife ile Çukurcuma’ya gidiyoruz, eski eşya almaya. Zaten bi büfe bi yatak aldık mı ev bitiveriyor. Bu ara, devlet baba zam yapmış maaşlara. Bir de odun sobası ve 31 ekran tv. alıyoruz, siyah beyaz.
    • Yalnız, evin iki kusuru var. Birincisi, ev çekme kat olduğundan, banyosu yok ve helası sokak kapısının dışında. Her tuvalete girişimde, yandaki dairede oturan öğrencilerle selamlaşıyoruz. Zaten giremiyorum tuvalete. Çünkü evin diğer bir kusuru, daha doğrusu belası, aşağıda 80 yaşlarında, hiç bir kitabını satamayıp evinin odalarına depolamış, kendini asrın Ömer Hayyam’ ı sanan, sese aşırı duyarlı bir ihtiyar oturuyor. Cemalettin amca.
    • Bu amca, ben her tuvalete girip de klozet kapağını kaldırdığımda, tavana vuruyor ses oluyor diye. Ben de sabahın köründe akm’ ye gidiyorum, küçük tuvaletimi yapmaya.
    • Ahmet bana oturmaya geliyor bazan, geceleri. Kızıyor amca, ses oluyor diye. Sonunda dayanamıyor rahmetli Suha Tuna ağabey, dövmeye geliyor adamı. Ne mümkün.. Kendini eve kilitlemiş Cemalettin amca. Suha ağabeyin kallavi sesi apartmanı titretirken moruk bizi izliyor kapı deliğinden. Ertesi gün hepimize bir celp kağıdı. Cemalettin amca beni, Ahmet’ i, Suha ağabey’ i ve eve gelen bilumum kişiyi mahkemeye vermiş. Adam bir de üşenmeyip babama mektup yazmış Ankara’ya, meclise hem de, oğlunuzdan şikayetçiyim diye.
    • Oyunumuzun ışıklarını idare eden Ömer kardeşimiz, ayağından ters çevirip bir çekişte iki parçaya ayırmayı falan planlıyor herifi. Zor yatıştırıyoruz. :) Sonunda sulh yapıp, akılllı uslu çocuklar gibi elini öpmeğe karar veriyoruz Cemalettin amcanın. Ahmet’ le borca çiçek yaptırıp çalıyoruz kapısını. Bir kilo da çikolata...
    • Zincirin arkasından bakıp, zoraki açıyor. Buyur ediyor. Muhabbet koyulaşınca da kitaplarını imzalıyor. Rubai üzerine çalışmalar yapmış. 4000 adet rubaisi varmış. Milli Eğitim’e teklif etmiş okullarda okutulması için ama kabul etmemişler, nedense??? Şöyle başlıyor dörtlüklerden biri. Zamanın dansözlerinden birine yazılmış; ‘Üç ağızlı ahtapot sarsın beni.’ Haydaaa. Muhabbet iyice koyulaşıp cıcığı çıkınca da, Cemalettin amcanın gerçek bir  fantazi ustası olduğunu anlıyoruz. Kız arkadaş istiyor bizden, 30 yaşını geçmemek şartıyla..
    • Ertesi akşam biz davet ediyoruz amcamızı eve, akşam çayına. Benim playboylarımı aşırıyor giderken. Muhabbet tellallığı teklifini dikkate almadığımızı görünce de, tekrar başlıyor tavanı vurmaya. Değil tuvalete girmek, artık masaya bardak bile bırakamıyorum ses olur diye. Belediyeye bir kaç kez gürültü cezası ödedikten sonra, ay geçmeden de, apar topar taşınıyorum.
    • 83. İkinci evim. Başka bir çatı katı. Taşındıktan iki hafta sonra,ağır uykudayken ikinci evim yanıyor. Annemin verdiği mobilyalı yatak takımı kül olmuş, altımdaki yaylı yatak için için yanarak etime kadar gelmiş, ve ben uyanıyorum.
    • Hiç su akmayan çeşmeler gürül gürül ne hikmetse. Son anda kurtarıyorum daireyi. Ertesi gün ziyarete gelen sevgili arkadaşım Türkel, şaşkına dönüyor. Cengiz de öyle. El birliği ile temizliyoruz evi. Bir daha içmemeye yemin ediyorum.
    • 83. Taşındıktan iki ay sonra, içkiliyken, evime hırsız giriyor ve neyim var neyim yoksa alıyor. Bir teyp, iki pantolon, bir deri ceket ve maaş.
    • 83. Bir ay sonra, bir sabah sevgilimle uyurken kapı çalınıyor. Açıyoruz, uykulu.. Kapıda cüce irisi bi oğlan. ‘Hayırdır?’ diyorum. Meğer evimi soyan hırsızmış. Salıvermişler, tövbekar olmuş, elimi öpecekmiş. Titriyor oğlan, üzerine incecik ceket, kış günü. Buyur edip çay demliyoruz. Hırsızlığın olduğu gece üzerimde olduğundan, çalınmayan montumu da hediye ediyorum çocuğa, giderken.  Para da veriyoruz biraz. ‘İstediğin zaman gel.’ diye bağırıyor sevgilim, arkasından, gözleri dolu... Ben yutkunuyorum. Kendimi türk filmlerinin, rahmetli Önder Somer’ lerin canlandırdığı kötü kişilere yardım edip, onları doğru yola sevk eden iyi kalpli jönlerine benzetiyorum. Hani insan kendine daha evrensel bir örnek bulur değil mi? Öyle değil işte.:) Ve o gece annemlerde kalıyorum, her zamanki gibi, arada kendime çeki düzen vermek için. Ertesi sabah cebimde harçlığım, yıkanmış paklanmış çamaşırlarım, gayet efendi bir biçimde evime döndüğümde, gene soyulduğumu fark ediyorum. Taksitle aldığım ikinci teyp de gitmiş. Ne teybi, müzik dolabı. Dolabıyla almış bu sefer. Üstelik ben  dolabı kitaplık yapmıştım. Ha, bir de, buzdolabındaki tek ürün olan 70’ lik votkayı da almış, utanmadan. Hemen karakola tabi. Komiser tanıyor artık. Buyur ediyor. Derdimi anlatınca da yanıma bir memur veriyor, birlikte eve dönüyoruz, tespite. Ben teras kapısını gösteriyorum memur arkadaşa, Yan terası gösteriyorum.. derken bir bakıyoruz, benim müzik dolabı orda. Metruk apartmanın terasında duruyor. Yanında da benim bavul. Ağzı açılmış, kazak, havlu, gömlek, ne varsa yerde. Az ötede de hırsız yatıyor, boyluboyunca. Elinde hala votka şişesi. Parmakları kilitlenmiş şişenin üstünde. İçmiş ve sızmış salak. Neyse ki kavuşuyorum eşyalarıma.
    • O evde iki yıl kadar oturdum. Oradan, üçüncü ve o dönemdeki son bekar evime taşındım. Bir gece ilkyardım’ın oradan eve doğru yürüyorum. Arkamdan bi ses: ‘Abi.. Sayın abi..’ Bir döndüm, benim hırsız. Koşarak elime sarıldı öpmek için. Taksim’e kadar kovaladım keratayı. Yakalamak için değil elbet. Yakalayıp ne yapacağım gecenin o saati?.. Yorulsun diye.. Bir daha da görmedim.  
    • 83 - 89 arası daha da bi uzun. Ankara Piknik’ den Amatem’ e, bir bardak portakallı votkadan günde dört şişe sek votkaya, Cebeci’ den AKM’ ye ve daha bir sürü yere uzanan;  yer yer üzerinde salakça koşturulmuş, yer yer toz duman içinde bırakılmış uzuuuuuuuuuuun bi yol.. Şimdi anlatmaya kalksam savsatırım. Zaten havam da yok şu an.. sabah oldu.
    • 1989. Haziran.. ‘Dün gece, sen uyurken, yüreğim, bir sır gibi.. bağlandı sana.’
    • 1990. Dışarıda dünya değişmeğe başladı. İçerde ise annemin benim alkol sorunuma üzülmekten saçları döküldü.
    • (Bu ve daha sonraki yıllardaki özel durumlar, çok çok özel kişilerin iznine tabidir.)
    • 1991.. Dünya ile birlikte değişmenin iyi olacağını düşünerek :) 15 temmuz pazartesi günü içkiyi bıraktım ve İstanbul Bebek’ de yeniden doğum. (Bu kararımın aynı durumdaki bütün dostlara yol göstermesini can-ı gönülden diliyorum.)
    • 1993.. 16.Şubat.. Babamı kaybettim. Eksildiğimi, hayatın içinde savunmasız ve aynasız kaldığımı hissettim. 37 yaşındaydım.. Ya da 1.5 :) Çok şükür ki, içki problemim konusunda gözü arkada gitmedi babam. Ama ilersi hakkında kuşkuları vardı, büyük ihtimal..
    • Arkasından, kulağa çok hoş gelen sözler edildi babamın, çoğu içten, bazısı değil..  Keşke bunlardan bir kısmını, aynı kişilerin ağzından sağlığında da duyabilseydi.
    • Ve de keşke.. ben  iki oyun arası Ankara’ ya gelerek babamı gömdüğümde, bazı arkadaşlarım, yorgunluğumu içkiye yormasalardı..
    • 1994. Haziran.. Ne zamandır hayalini kurduğum  yazma işinin, beni oynamak kadar - hata daha bile fazla - oyalayacağına inanarak, oyun yazmaya koyuldum. O yaz, ‘Kıyamet Sularında’ adlı oyunumu yazdım. Sonra da yazmaya  devam ettim işte.. Bunları ‘yazdıklarım’ bölümünde anlattım zaten.
    • 1997.. 26.Şubat ‘Merhaba.. Ben Civan.. memnun oldum.’                                                              Küçücük bir bakışın çözer beni kolayca.
    • 1997. Aşıktık birbirimize. Arabayla Aşıyandan geçerken korna çalardık, o yolda ezilerek can veren yeni evli aşıklar için.. Şimdilerde evimin balkonu o yola bakıyor.
    • Ama... Dünyanın değişmesi için dünya değiştirmek gerekmiyor.
    • Bazan balıklara özeniyorum. Rakı şişesindekilere değil tabi:) Balık hafızası derler ya... O anı yaşıyorlar sadece balıklar. Akan zamanın içinde, sadece  bulundukları anı algılıyor, ve unutuveriyorlar hemen. Derken bir sonraki an, sonra yenisi, bir başkası... Sil baştan.       Her an sanki yeniden doğuyor balıklar. İçini acıtan bir zaman dilimi yok, bir istavritin yaşam hikayesinde. Vicdanını sızlatan ve de ömür boyu sızlatacak olan hayaller uçuşmuyor kafasında zaman zaman. Hikayesi bile yok çünkü. Kısacık ve hemen silinen cümleleri var. Bir slot makinesinin kolu çekildikçe değişen  yedilileri gibi. Bir öncekinin görüntüsü ve verdiği heyecan, ikincisi dönerken kayboluveriyor. Sonra bi başkası, bi başkası...
    • (İçimden şöyle demek geldi; ‘Hiç bir şey, hiç bir şey bilmiyor. Oysa her şey, her şeyi biliyor. Ve de anlar, beni anlar. Gerisi anlatılanlar... )
    • 1997. Haziran. Müstakbel karımı tiyatrocuların katıldığı bir davette, beni sevdiklerini düşündüğüm kişilerle tanıştırıyorum. İçlerinden biri, ilk el sıkışmadan sonra kızcağıza beni gösteriyor ve şöyle diyor; ‘Biliyor musun, bu alkoliktir.’ Bir diğeri susuyor ama gülümsemesi ve baş hareketiyle - sanki fikrini  açıklamak istemiyormuşcasına -  onayladığını belirtiyor. Bir diğeri kahkaha atıyor ve başlıyor benim rezilliklerimi anlatmaya.        
    • Bu olay inanılmaz derecede üzmüştür beni. Aynı durumu 1990 yılında, aynı evi paylaştığım sevgilimle beraberken de yaşamıştım. Üstelik evimize yatıya misafir gelen bir dostum yaşatmıştı. Ama ikincisi çok daha fazla etkilendi. Bunlar da özgeçmişimin önemli parçalarıdır. Bu nedenle geldi aklıma şu an..
    • 1998.. 26.Şubat’ da nişanlandık.
    • 1998.. 10.Haziran’ da evlendik.O gün bir kumru balkonumuza yumurtalarını bıraktı.
    • 2002.. 5.Haziran’ da boşandık. O gün köpeğimiz öldü.
    • Zamanla hafızası balıklarınkine dönüyor insanın. Hele şükür:)  Bu tarihten sonra - yazdıklarım ve oynadıklarım haricinde - kayda değer bi şey yaşanmadı hayatımda. Yaşanmış olsa da, onlardan tek taraflı bahis açmak, pek şık durmaz bu sayfalarda. Evliliğimden - az da olsa - söz etmemin nedeni ise, ilişkimizin açık ve de son zamanlarına kadar dürüst ve de net bir ilişki olarak yaşanması nedeniyledir. Söyledim ya, unutuyorum zaten yaşadıklarımı. Yazmak heyecan veriyor bi tek .. bir de oynamak işte.. nefes almanın heyecanı gibi. Alamadığınızda anlayabilirsiniz kıymetini. Bir de en önemlisi, almak zorundasınız. Lugat parçalamak için, ya da, ne saygın bir iş yaptığımın altını çizmek amacıyla yazmıyorum bunu..  Tıpkı oksijen almak gibi yazmak ve oynamak.. Sıvı halde alırsanız götürür. Ciğerlerinizde hissederseniz hayat verir.. Vay be:)) Bu söz,  bizim eski mahalledeki kundura tamircisinin, yüce bir ilham sonucu yumurtlayarak, hattata yazdırıp çarçevelettiği ve dükkanının vitrinine koyduğu vecizeye benzedi: ‘Dar gelen ayakkabılar çok faydalıdır, insan bu sayede başka dertlerini unutur. İmza; Kunduracı C.Varol.:)‘
    • Gelelim neticeye;
    • Dostlarıma karşı pek de vafakar davranmasam da, halihazırda bunca cefamı çeken tiyatromuzun vefakar bir sanatçısıyım. Belki bir süre daha öyle kalırım. Belki babam, okula girerken torpilini kullanmamıştır.  Ama ağabeylerim ve meslek hocalarım , tökezlendiğim yerden kalkabilmem için hatırı sayılır bir gayret sarf ettiler. Hepsine teşekkür ediyorum,  fırlatıp atmadıkları için. Matah bi şey olduğumdan değil, hocalarına karşı minnet borcu ödediler belki de.. Bu da büyük bir onur ve de sorumluluk...  Belki biraz da bunun için adam olmaya çabaladım kendimce.. kendi hocalarıma minnet borcumu ödemek için. Yoksa güzeldi be, günlerce sızıp kalmak, çarşafsız döşeklerde :) (Bu şaka tabi.) Derdim sahnede ölmek falan değil. Ne gerek var canım, insanın sıcacık yatağı dururken. (ve de böyle düşündüğüm için, demek ki hala yeterince sevememişim mesleğimi. Ne ayıp!)  
    • Düşmanım yok pek. Kimseyle de öyle hayati bir hesabım olmadı, meslek hayatımda. Hiç bir yaşımda, hiç bir meslek arkadaşımı kıskanmadığımı açıkça söyleyebilirim. Kıskançlık duygumu, hem de fazlasıyla, sevgililerim üzerine yoğunlaştırdım.
    • ‘Tavşan boku’ olduğumu düşünmüyorum, çünkü kendimce ve bana hoş gelen bir ‘koku’ salıyorum çevreme. Nabız şerbetisi olduğumu da hiç sanmıyorum, çünkü kimsenin nabzı benim ilgi alanıma girmiyor. Tek hesabım, babamın şiltlerini ve anılarını kaybedenlerledir. Arkadaşlarımı özlüyorum, oyun olmadığı haftalar. Fuayeyi, kulisi, boş salonun arkasında durup, az sonra gireceğimiz dünyanın boyalı bezlerine bakmayı özlüyorum. Yirmi küsur yıl görmeğe alıştığınız mekan, her defasında farklı görünüyor. Her gün yeni bir anı ekliyorsunuz anı dağarcığınıza, aynı sahnede, aynı kuliste.. hatta aynı kafeteryada.. Ve bunu da laf olsun diye yazmıyorum.  Herkes pek bi düşkün olduğu için dostlarına(!) , anca kulislerde görüşebiliyoruz sevdiklerimizle.
    • Bir de.. güzel şey be oynamak.. Okul yılları dışında Hamlet oynamadım ama, gene de hayal edebiliyorum.. Hamlet’ in sizinle bir hesabı olmuyor sahnede.. ya da başka bir oyun kişisinin... Seyredenlerse kendi rızaları ile ve çoğunlukla seçerek, bilerek geliyorlar.  (ya da gelmiyorlar:)) Ve seçilen sahnelerin içinde siz de varsınız. İzleyenler ve siz.. ve de hesapsız kitapsız rol kişileri, arkadaşlarınızın kılığına bürünmüş.. ya da tersi.. Onlardan tedirgin olmak için bi sebep yok işte.
    •  

       

      Özgeçmiş başlığı altında, niye mi bu saçmalıkları anlatıyorum? Yaşadığım hayatı şablon cümleler içersine sıkıştırmamak için.

      ‘Süleyman Efendi’ nin her iki mırsanın arasına megalomanik destanlar yazmaya çalışmak değil elbet niyetim. Genelde başlık halinde verilen yılların arasına o yıllardaki duygularımı serpiştiriyorum yalnızca. Ve de kendime yazıyorum yazarken.. unuttuklarımı. Kardeşlerime, sevdiklerime falan...

      B) Şimdiye kadar ne mi yaptığımı düşünüyorum? ;

      Sözleşmeli devlet memuru olarak, tiyatro sanatçısı vasfıyla görev yaptım ve karşılığında maaş aldım. Hala da alıyorum. Çünkü hala görevimi yaptığımı düşünüyorum.

      Sanatçılığı bir artı değil, bir yaradılış biçimi, dolayısıyla da bir yaşam biçimi olarak gördüm. Sahne denen mekana  kafamda hiç bir zaman ‘ulvi’  özellikler yüklemedim. Bir cerraha ameliyathanesi ne kadar ‘mabed’ gibi görünürse, ya da bir ayakkabı tamircisine dükkanı diyelim.. ben de o kadar ‘mabed’ olarak gördüm sahneyi. Orada işimi yaptım, oraya saygı duydum ve orada bulunmaktan mutlu oldum. Dünyada bulunmaktan da çok mutluyum. Buraya da saygı duyuyorum ve burda da işimi yapıyorum.

      Çok şükür ki, mesleki özelliklerimi bordro zarflarından çıkartarak tüm hayatıma uygulamak için insan üstü bir çaba gösterme gereği duymadım. Ama ne yalan söyleyeyim, bordro zarflarına yapışıp kalmanın acısını çektiğim günler oldu.
             

                 

    • C) Sonuç;
    • Vallahi ben bunca yıl boyunca  ‘kim’ olduğumu düşündüm. Bu süre sonucunda kim olduğumu - tüm olumsuzluklarıyla - az çok kestirebildim, ya da kestirdiğimi düşünüyorum da... ‘Ne’ olduğuma bi türlü karar veremedim. Sonuçta bir anlamda Einstein bile atomun sırrını çözmeğe çalışan atom topluluğundan  ibaret değil mi? Peki beni oluşturan atom topluluğu neye benziyor acaba, dışarıdan bakıldığında?
    • Besteci John Fields’e ölüm döşeğinde iken  hangi mezhepten olduğunu anlamak ve buna uygun bir papaz çağırmak amacıyla sormuşlar:
    • ‘Are you a Papist or a Calvinist?’
    • O da şöyle cevap vermiş;
    • ‘No.. I am a pianist.’
    • Ben bunun cevabına, şimdilerde, ‘Ne değilim’ leri saptayarak, ulaşmaya çalışıyorum.
    • Ne değilim?
    • Üç şey hariç, hiç bir şeyin şövenisti değilim. Aile şövenisti değilim, sözgelimi. Doktrin şövenisti değilim. “Takım” şövenisti değilim. “Lider” şövenisti değilim. “Gelenek” şövenisti değilim. “Din” şövenisti değilim. “Statü” şövenisti hiç değilim. “Milliyet” şövenisti değilim. “Cinsiyet” şövenisti bile değilim. Hatta; “İnsan” şövenisti bile değilim. Ama hepsiyle ilgileniyorum. Chauvin’ vari bir yaklaşımla değil ama gönülden bağlandıklarım;  1- Geniş anlamda Tanrı. 2- Ervensel anlamda canlı.  Üçüncüsü de, duygusal anlamda, sanat şövenistiyim. Kanımca her türlü insan yaratısı insanlığın evrene attığı imzadır. Ama “Tiyatro” şövenisti  değilim. Mesleğin şövenistiliği mi olurmuş?? :) Yapıyoruz işte, iyi kötü..
    • ‘Siz tiyatroyla övünmeyin. Bırakın tiyatro sizinle iftihar etsin.’ derdi babam, Stanislavsky’ nin; ‘tiyatroda var olmak’ la ilgili düşüncelerine atıfta bulunarak... Bu düşünceler zaman içersinde farklılaşmış olabilir elbet. Ben işin  kendi bakış açıma göre etik olan  ya da bence olması gereken  tarafından söz ediyorum. Bu nedenle de  yaptığım iş beni  için için inanılmaz bir biçimde gururlandırsa bile bunu bir kartvizit olarak cebimde taşımaktan ve de her ortamda ön plana çıkarmaktan, inanılmaz biçimde rahatsızlık duyuyorum. Atatürk’ ün ‘Herkes sanatkar olamaz’ lafı bütün tiyatrocuların dilinde.. Bir insanın kendi yaptığı işle ilgili böylesine övgü dolu bir cümle sarf etmesi çok tuhaf geliyor bana. Atatürk elbet söyleyecektir. O yol gösterendir. Bunu özlü sözü çevresindekilere, dolaylı olarak da halka söylemiştir. Yoksa, ‘Bakın çocuklar; bu çevrenizdeki vekiller, milletvekilleri falan sizin yaptığınız işleri kıvıramazlar. Sizler çok farklısınız. Zehir gibisiniz maşallah..’ gibilerden doldurucu bi düşünce içersinde söylediğini sanmıyoruz, her halde.. (Yoksa daha sonraki nesiller öyle mi yorumladı?:) Her yere de yazılacaktır. İnsanlar sanatın değerini öğrensin diye,yazılmalıdır da... Ama eğer sen bu işi yapıyorsan ... yap işte.  Ne yaptığın ya da yaptığın işin niteliği, başkalarının takdirindedir. Ayrıca bakalım hak edebiliyor muyuz  bu ‘Sanatkar’ kimliğini?.. (Aristo’ nun öğrencileri meselesi:) Tiyatrocular genelde, öncelikle kendilerini layık görürler bu mesleğe. İlk sırada kendileri vardır. Başkaları arkadan gelir. Bense sürekli kendimin bu mesleğe layık olup olmadığını düşünmekle yordum kafamı. Hala da yoruyorum.
    • Pekiii...  Acaba ben gururlandırıyor muyum mesleğimi?.. Yukarıda saydığım nedenlerden dolayı, bilemiyorum.. Bu da, benim takdirimde olmamalı. Ben; toplumun küçük bir hücresi olduğumu, bu işi yaparken mutlu olduğumu ve de mutlulukla görevi bir arada yaptığım için de, tanrının şanslı kullarından sayılabileceğimi düşünüyorum. Çapım elverdiğince çabalıyorum ve de ard niyetsiz ve net  olduğuma inanıyorum. Hiç olmazsa bu konuda...Dönelim tekrar, ‘ne değilim’ konusuna:)
    • Demek ki bazı konularda ard niyetliyim ve de net değilim. :) Sonra...  galiba.. her konuda doğrucu da değilim. Ama müzmin yalancı olduğumu da düşünmüyorum.  Hırsız değilim mesela.. Bu konuda eminim işte. Kimsenin hiç bir şeyini, ‘buna ben sahip olmalıyım’ düşüncesiyle almadım. Arabesk anlamda gönül hırsızlığına dalmak ise şu an geyiğin dibine vurmak  olur.
    • Haa, aklıma gelmişken.. ‘idareci’ ruhlu da değilim. Nabız şerbetçiliğini demiyorum. İdarecilik yapamam yani. Ne ev idaresinden anlarım ne tiyatro. Bizim cemaat idareci kaynıyor maaşallah. Keşke zamanında idari ilimlerle konservatuvarı birleştirselerdi. Neyse.. konuyu karıştırmayalım fazla :))                
    • Bir kaç fırtınalı aşk denemesi dışında,hayatta hiç kimseyle bir hesabım olmadı. Aşk hesapları ise faiziyle birlikte, her iki tarafça da kapatıldı :) Aşık olduklarıma geçici kinler beslediğim hatta onların mutsuzlukları için dua ettiğim günler olduysa da, sular durulduğunda özür diledim tanrıdan.
    • Ettiğim bedduaları kendime de ediyorum bazan. Sonra onlar için de özür diliyorum tanrıdan.  Hayatımın yarısı özür dilemekle geçti zaten. :) Karıma ise, hiç bir zaman öfkelenmedim. Çok sevdim onu ve hala da hayatta en sevdiğim kişilerin başında gelir. O ise  öfkelerini çoğaltmak yerine onları kurutmayı tercih ederdi. Olgunluk işte.. Yaşa bakmıyor.
    • Demek istediğim; hayat beni bu ana kadar bu biçimde yoğurup oluşturdu. Yaşadığım duyguları yaşamamış olsaydım eğer, benliğim eksik kalırdı. Başka bir insan olurdum. Oysa ben seviyorum bu neticeyi. Zaman zaman ciddiye almasam bile.. Dalga geçmem de  bu yüzden belki. Ve tanrıya şükür ki, kendimin bile zaman zaman sığınıp inanacağı, özümden farklı bir görüntüm yok. Bazan ayrıksı otu olsam bile, sonuçta sürü tekiyim işte.
    • Bir de beni üzenler var laf aramızda.. Ne yazık ki yazdığım oyunların başarısı ile ilgilenen dostlarım, oynanan oyunlarımdan aldığım telifi hesaplayan ‘dost’ larımın yanında sayı olarak  çok çok az kalıyor. ‘Cukka geliyor mu?’ gibilerden tuhaf  sorular bana saygısızlık ve de yaptığım işe hakaret gibi gelse de fazla bir şey diyemiyorum. Sadece nasıl bu biçimde düşünebildiklerini anlamaya çalışıyor ve de acı çekiyorum. Bu da tiyatronun içinde bulunmanın bir bedeli olsa gerek. Oysa ben otuz küsur yıl boyunca piyasa değerlerinin çok çok üstünde bir  bedel ödediğimi düşünüyorum.
    • Ha, bir de yalakalar ve yanardönerler tabi.. Onları hiç sevmiyorum vallahi.. (Hani kendimin de, yalakalık değil ama yanardönerlik yaptığım zamanlar olsa bile:)) (Ayrıca kendilerinin böyle olduğunu kabullenme cesaretini gösterenleri de, her an sevmeye hazırım.)
    • Duymak istediklerinizi değil de içinizden geçenleri yazmak, tuhaf bir haz veriyor..  Duymak istemeseniz bile.. Benim bu siteyi hazırlamamın başlıca nedeni de  buydu sanırım.  Haz almak. Sanırım bu haz, daha sonra başınızı ağrıtabilecek belaların bile önüne geçiyor. Mazoistçe bi durum.. Bunu bile bile, öyle yaptım...
    • Ve de en en en önemlisi; madem ki kıyısından da olsa yazarlığa soyunmuş bulunuyorum, dürüst olmak zorundayım. Bunu tam olarak beceremesem bile, en azından zorlamalıyım kişisel sınırlarımı. (Hay aksi ya.. ben bu konuyu ta ilk başta, aktörlüğe başlarken düşünmeliydim :(  2 yüzlü 1 aktör olmak da, 2 yüzlü 1 yazar olmak kadar kötü ve tehlikeli bi şey aslında. Neyse ki yaşlandıkça teker teker düşüyor teatral maskeler.. ve de gerçek insan çıkıyor ortaya. Bu nedenle de yaşlanan oyuncular değil emekli edilmek, el üstünde tutulmalı ;) (Bazılarımızın gençlik yıllarında canlandırdığı rolleri hatırlayanlar hak verecektir bana :) Sahnede en su katılmamış insanı, onların bedenlerinde görebiliriz. Canlandırdığınız rol kişisinin duygularının, yüreğinizde ve belleğinizde karşılığını ya da benzerini bulması çok önemli. Bu da; deneyim dediğimiz şeyle, deneyim dediğimiz şey de zamanla oluşuyor. Gerisi teknik zaten.. ve de hayal gücü.
    •  
    • Hepsi bu..     Canıma deysin. :))))
    • ( Bir an duralar, kararsız bir ifadeyle aynaya bakar, yüzü değişir. Nasıl mı değişir? Nasıl değiştiğini yazamayacak kadar değişir işte! Aksileşir. Tekrar aynaya bakar. Aklından şunları geçirir :
    • ‘Ben bu sayfayı 10 yıl önce hazırlamış olsaydım, daha farklı şeyler yazardım. Ve bilerek, daha eksik yazardım. Ya 10 yıl sonra? Eyvaaaah!’
    • Telaşla bavulu iteler, bilgisayarını kapatır. ;)
    • Bu bir hayat hikayesinin özetinin özetidir.. Neticede, adı üstünde, hikayedir.. Ve her hikayede olduğu gibi, her cümlesi, sonsuz zaman içinde, sadece ve sadece bir kez yaşanmıştır. Bu hikayenin tümü, sadece hatırlananlardır. Çöpe atılanlar unutulanlar, kalansa, bir süre,  bölük pörçük, anlatılacak olanlardır.

      Ve her unutuş, gizli bir ölümdür aslında.

        Yası tutulmamış ölümlerim yelkovan yelinde,

        Zamansa her zaman geleceğe beş vardır

        Ve hayatım hatırladıklarım kadardır.

                        civan canova

         

    •  
                      •  

                        ‘Deep Not’s :)                                              

                        * Bu özgeçmişi ciddi bir yerde kullanmak isteyenlerin yalnızca ilk sayfayı kullanmaları rica olunur. Çalakalem yazıyoruz işte, karizmayı zedelemeyelim.

                      • * 30’LULAR KUŞAĞININ ÖNEMLİ BİR TEMSİLCİSİ DR. MEDİHA ELDEM
                      • Yazan; Berna Arda, A.Ü.Tıp Fakültesi mcm. Cilt 55, Sayı 2, 2002
                      • Bu makale, Türkiye’nin ilk kadın hükümet tabiplerinden birisi olan Dr. Mediha Eldem’in yaşamı, bir kadın hastalıkları ve doğum uzmanı olarak hekimliği yanı sıra sosyal yaşama yaptığı katkılar hakkındadır.                            
                      • * Başta da belirttiğim gibi, bu siteyi bir tiyatro sitesi olarak hazırlamadım. Ciddi ve içerikli bilgiler sunacak kadar donanımlı değilim. Yalnızca benim ilgilendiğim kişi ve olaylara dip not düştüm. Tiyatro hayatımdan teğet geçmedi. Bu nedenle de benim için önemi ne kadarsa o kadar sözünü ettim.

                        Sanal ortam, sınırları belirsiz olduğundan mıdır nedir, ister istemez uslup ve kaide mutasyonlarına neden oluyor. Önemli olan samimiyet diyor ve en azından bu konuda hoşgörünüze sığınıyorum. Sonuçta burası yayınevi diil (değil):), sadece www. :)

                        Kuşkusuz ömrümün belli sürelerini paylaştığım kişiler de teğet geçmedi hayatımdan. Ama izinlerini almadığım için, ben onları burada teğet geçmek zorunda kaldım. Hatta bu nedenle fotoğraf bile koyamadım. Çok değer verdiğim el yazılarının, ufak tefek notlarının bile formlarını bozdum. O notları koymasam da olurdu belki ama çok içimden geldi. Hoşgörülerine sığınıyorum. Onlar hayatın içinde bendenize teğet geçmediler.. ve de kesinlikle teğet geçilmediler. Sadece bu sayfalarda yani..

                        Eski eşimden bir kaç kez söz ettim ve bir de toplu halde çekilen bir resmimizi koydum. Çünkü o tüm hayatımda çok önemli bir yer tuttu. Eğer ana başlıklardan söz etmeseydim bir özgeçmiş  oluşturamazdım. Hayatımın ana başlıklarından biridir kendisi. Çok mutlu ve de  onurlu bir 5 yıl yaşatmıştır bana.

                        Bu siteyi hazırladığım sırada, oyun yazarken hiç umursamadığım bir durum geldi başıma. Yeryer cesaretsiz davrandım. Yeryerse tedirgin oldum yazdıklarımdan dolayı. Ama gene de yazdığım hiç bir şeyi silmedim. Silmem gerekebilir diye düşündüklerimi ise içime gömdüm.

                        Dedem Necmettin Zahir Sencer                         4.Ceza Dairesi’ nin, Ali Fehmi bey ve Mehmet Kazım Berker ’ den sonra  3. başkanıdır. (1946 - 1952)                   

                        Aşağıdaki yazı dönemin Yargıtay Başkanı merhum Selim Nafiz Akyollu’ nun, dedemin ölümü sonrası, adli yıl açılışında yaptığı konuşmadan alınmıştır.

                        Dördüncü Ceza Dairesi' nin kıymetli Başkan Necmettin Zahir Sencer’in aramızdan ebediyyen ayrılması, bizleri çok müteessir etmiştir. Dairesinin çoğalmakta olan işlerini önlemek için geceli gündüzlü çalışan bu muhterem arkadaşımızı, işlerin çokluğu yıldırmamıştı. Onun çalışma tarzı, normal çalışmanın çok üstünde idi. Mesai vaktinden birkaç saat evvel vazifesi başına gelmeyi itiyat edinmişti. Gerek hâkimliği ve gerek müfettişliği zamanlarında çok çalışması ile bütün zorlukları ve güçlükleri yenmesini bilen ve yenmiş olan bir arkadaşımızdı. Bu kıymetli arkadaşımızın ebediyete intikâl etmesi, bizi tesellisi kabil olmayan bir acı içinde bıraktı. Hatıraları ilelebet kalplerimizde yaşayacaktır.”
                         

                        *Ruşen Ferit Kam Yazan: M. Nazmi Özalp MEB Yayınları; İstanbul, 1995

                        *Refik Ahmet Sevengil
                        1903 Bingazi (Libya) doğumlu olan Refik Ahmet, Kolağası Bekir Hıfzı Beyin oğludur. İlk öğrenimini İstanbul’un Aksaray semtinde Gülşen-i Maarif mektebinde yapmış, ardından da yine devrin seçkin okullarından Vefa Sultanîsi’nde okumuştur. Gazeteciliğe pek genç yaşta başlamış olan Refik Ahmet, bir süre İkdam gazetesinde adliye muhabirliği yaptıktan sonra Vakit gazetesine geçmiş, orada yazı işleri müdürlüğüne kadar yükselmeyi başarmıştır. Röportaj dizisini hazırladığı yıllarda Kurun gazetesinde çalışmaktaydı. Üsküdar Amerikan Kız Koleji’nde, Alman ve Zapyon Rum Liselerinde edebiyat öğretmenliğinde, İstanbul Belediye Meclisi üyeliğinde bulundu (1930). İstanbul Şehir Tiyatrosu’nda edebî kurul üyesi oldu (1947). 1943 yılında Tokat milletvekili seçilen Sevengil, 1950 seçimlerine kadar TBMM üyesi olarak kaldı. 1950’den sonra yeniden gazeteciliğe döndü ve Yeni İstanbul gazetesinin Ankara temsilcisi oldu. Basın-Yayın Genel Müdürlüğü yaptı. TRT Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi (1964), bu görevi 1969’a kadar sürdürdü. TRT radyosunda çeşitli görevler alan Sevengil’in radyo konuşmaları ve radyofonik temsilleri yanında edebiyat tarihi ve tiyatro alanlarındaki incelemeleri de önemlidir. 13 Eylül 1970’de Ankara’da ölmüştür.
                         Yayınlanmış eserleri
                        İstanbul Nasıl Eğleniyordu? (1927), Bizim İstediğimiz Edebiyat (1933), Çıplaklar (roman, 1936), Açlık (roman, 1937), Köyün Yolu (hikâye, 1937), Yakın Çağlarda Türk Tiyatrosu (inceleme, 2 cilt, 1943), Hüseyin Rahmi Gürpınar (1944), Türk Tiyatrosu Tarihi (inceleme, 5 cilt, 1959-1968), Eski Şiirimizin Ustaları (1964), Yüzyıllar Boyunca Halk Şairleri (1965), Çağımızın Halk Şairleri (1967). Ayrıca Geçmişte Türk Zevki adıyla radyodaki sohbetlerini de kitaplaştırmıştır.
                        Kaynak; L&M Kitaplığı Yayın No: 46
                        Edebiyat Araştırmaları Dizisi: 03

                         

                         Siteyi bitirdikten sonra, dün gece, tam dalmak üzereyken aklıma geldi. Ben hırsızlık yapmıştım bir kere. Fatih’ le birlikte kitap aşırmıştık, Tarhan Kitapevinden. Yasunari Kiyoto’ nun, Kavabata’ sı. Hesapladım, 35 yıldan fazla olmuş. Sonra, 70’ lerde, Kiyoto‘ nun intihar ettiğini söylemişti bir sabah Fatih, yüzü düşmüş, sanki büyük babasının ölümünü haber verircesine.. Şimdi; Ben bu kitabın bedelini ödemeğe hazırım’ desem, komik olur bu, bu saatten sonra. Yapaylığa ve gösterişe meyleden bir ‘doğruculuk.’ olur.:) Bunun yerine, bu sabah, bir bavul kitap ayırdım, ihtiyacı olan bir okula yollamak üzere. Gerçi bu davranış da, burada beyan etmem nedeniyle, ‘yapay doğruculuk’ gibi görünse de, cidden içimden geldi. Gene de ‘hırsızlık yapmadım’ sözünü geri almalıyım. Yapmışım ve yanıma kar kalmış. Ama o sene sınıfta kaldığıma göre belki de kalmamıştır. (İyi bari, rahatladım :))

                         

                        *Bazı olayları anlatırken, belki istemezler düşüncesiyle, kimi arkadaşlarımın isim ya da soyadlarını yazmadım. Hepsi benim can dostlarımdır. İsterlerse eklerim. Soyadını yazdığım kişilerin, mesela hocalarımızın  kim olduklarını ve bizlerle olan ilişkilerini ise, cümle alem biliyor zaten. Onlar da bizim canımız. Sırf bu nedenle yazdım soyadlarını.  Çok mu yağ gibi durdu ya?.. amaan, isteyen istediği gibi anlasın her zamanki gibi :)

                      • * Ya.. bi de.. ne zamandır aklımda. Hani başta dedim ya, ‘hocalarımın ismini zikretmek, onlarla itibar sağlamaya çalışmak’ mı ne, öyle bir şey yazdım ama maşallah çenem açıldı, bütün hocalarımdan söz ettim yeri geldiğinde. Kim nasıl değerlendirirse değerlendirsin, bir hocamdan bi türlü söz etme fırsatı bulamamak içime oturdu. Zaten kim nasıl değerlendirecek ki?? Hangisiyle ilişkimiz sürüyor, ya da arada bir de olsa, açıp bi ‘alo’ diyoruz? Hani ben mi fesatım yoksa yaşadıklarım nedeniyle mi fesatlaştım, hani allah muhafaza bi oyunum oynanacak olur da, o da seçici kuruldadır da, hani bi ihtimal, bana benim oyunumu beğenme onurunu yaşatmıştır, biri de bu yazıyı okumuştur falan.. al başımıza belayı. Peki;  ya bana onun yaşına gelmek kısmet olur da, hocam bu süre içersinde sıkılıp istirahate çekilirse , ve de ben şimdi susup, o zaman  anarsam, daha mı doğru olur bu? Yok ya, o kadar bekleyemem. O halde ben, bütün bu aptalca düşünceleri kafamdan kovarak, Prof. Özdemir Nutku hocamın da hasretle ellerinden öpüyorum. Zaten o bilir beni. Kıyısından da olsa öğrenciliğimi onayladığını ise, ben biliyorum. Önemli olan da bu.  Çünkü o torpil yapmaz.  E, o zaman sorun da yok..
                      • ‘Peki başkası torpil mi yapar yani??’
                      • ‘Ne??!!’
                      • ‘Madem o hocan torpil yapmıyormuş...’
                      • ’ Ben o anlamda söylemedim ki.!’
                      • ‘Üstelik kıvırdın kıvırdın, sonunda herkesi saydın...’
                      • ‘Herkesi mi?? Dikkatli oku.’
                      • Peki ya Cüneyt bey?..
                      • ‘Var ya oğlum öbür sayfalarda...’
                      • ‘Yani?..
                      • ‘Yanisi şu:  Ben bu paranoid hassaslığın!...’
                      • ‘Hah, bi de ona sığın.’
                      • ‘?!’:
                      • SON
                      • (zaten laf aramızda, baştan beri bütün kıvırtmalarım, anmak istemediklerimi anmamak içindi. Sssst. :)
                      • :) (Bayılıyorum bu sanal gülücüğe)

                      •  
                        *Çocuk Esirgeme Kurumu ;
                        http://www.shcek.gov.tr/
                      • *BAŞKA TÜRLÜ BİR ŞEY

                        Başka türlü bir şey benim istediğim
                        Ne ağaca benzer, ne de buluta
                        Burası gibi değil gideceğim memleket
                        Denizi ayrı deniz,
                        Havası ayrı hava..

                        Bir başka yolculuk dalından düşmek yere
                        Yaşadığından uzun

                        Bir tatlı yolculuk dalından inmek yere
                        Ağacın yüksekliğince
                        Dalın yüksekliğince rüzgarda
                        Ve bir yeni ömür
                        Vardığın çimen yeşilliğince

                        Nerde gördüklerim
                        Nerde o beklediğim
                        Rengi başka
                        Tadı başka..

                         CAN YÜCEL
                      • It Was A Very Good Year - Features Willie Nelson - Ray Charles
                        When I was seventeen
                        It was a very good year
                        It was a very good year for small town girls
                        And soft summer nights
                        We'd hide from the lights
                        On the village green
                        When I was seventeen

                        When I was twenty-one
                        It was a very good year
                        It was a very good year for city girls
                        Who lived up the stair
                        With all that perfumed hair
                        And it came undone
                        When I was twenty-one

                        When I was thirty-five
                        It was a very good year
                        It was a very good year for blue-blooded girls
                        Of independent means
                        We'd ride in limousines
                        And their chauffeurs would drive
                        When I was thirty-five

                        But now the days grow short
                        I'm in the autumn of my years
                        And I think of my life as vintage wine
                        From fine old kegs
                        From the brim to the dregs
                        And it poured sweet and clear
                        It was a very good year
  • Eylül 2006. Gökten bi Altın Portakal düştü. Konuyla ilgilen herkese teşekkür ediyorum.
  • Kasım 2006. Beşinci oyun kitabım çıktı. ‘Niobe’
  • Kasım 2006. İzmir’ de Işıl Kasapoğlu ‘Düğün Şarkısı’ adlı oyunumun provalarına başladı.
  • Nisan 2007. ‘Kaktüs Çiçeği’ nin 300. temsilini oynadık.
  • Nisan 2007. ‘Ful Yaprakları’ 150. temsilini oynadı.
  • Mayıs 2007. ‘Eve Dönüş’ filmindeki rolüme  Sadri Alışık en iyi yardımcı oyuncu ödülü verdiler. Daha doğrusu ödülü İlyas Salman kardeşimle paylaştık.
  • Mayıs 2007. Yazmakta olduğum 2 yeni oyunum bitti bitecek. (Bence)
  • ‘When i was fifty- one,  it was a very good year’ diye şarkı söylerim artık ilerde :)
  • E o kadarcık da olsun be

   Aynayı kendimize tuttuğumuzda,

               ilkin bulanık da olsa, giderek netleşiyor görüntü...

 

 

                                                                                                                                                                                              
                                                                                            

Onuncu oyunumu dünyadaki 52. yılımı doldurduğum gece bitirdim. Çok sevdim yazarken. Gerçekten çok mutlu saatler geçirdim kış gecelerini sabahlara bağlarken ve de yaz sıcağında, masamın başında. Sonuna da şöyle yazdım;

‘Kendime küçük bi doğum günü hediyesi ;) 28.Haziran.2007’

On birinci oyunumu da geçtiğimiz hafta bitirdim. İsmi ‘Prömiyer’ 23.Nisan.2008

Ve hala İstanbul’ dayım :(

Mayıs 2008

Ocak 2009.. Siteye artık fazla giremiyorum. Zaman olmuyor. Oysa bir takım eklemeler, düzeltmeler yapmam gerekiyor. Az önce dosyalarıma baktım, 2002 yılı haziran ayından geçtiğimiz ekim ayına kadar yaşamımla ilgili yazdıklarım tam 621 sayfa tutmuş. Onları şu an için düzeltmeden yayınlamayı düşünmüyorum, çünkü henüz hiç okumadım. Zaten o kadar sayfayı da hiç kimse okumaz. Benim okuyacağım bile şüpheli :) Gene de bir ara göz atmayı düşünüyorum.

foto: Yeliz Özmete

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[Kim miyim??]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
OGUZ ATAY ODULU]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Tuna'nin Korsanlari]
[
Sacmalamalar]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]