Tiyatro

 

Bunları yazmak zorunda kaldığım için, çok sevdiğim ve değer verdiğim bazı manevi varlıklardan ve halen yaşamakta olanlardan ve de kendimden özür diliyorum. Amacım beni ben yapanları incitmek değildi. Kesinlikle de olamaz. Ben onların çok küçük bir parçasıyım. Onlar ise tümüyle beni ben yapanlar. Bir tanesi bile olmamış olsaydı,  hayatım çok şey eksik kalırdı. Anlatarak  onları, hayatı ve  de kendimi anlamaya çalıştım sadece.. Anlatmadan anlayamazdım. Anlamadan barışamazdım. Barışmadan paylaşamazdım. Çıldırırdım..

İmza, Köfte...

 

 

 

 

Köfte Yürek

 

Sonbahar geldi..

Yeni bir gün..

Bizimki gene yalnız.

O gittiğinden beri tam elli kez doğdu güneş, terasa bakan odamın penceresinden..

Bizimki hep yalnız..

‘Baba’ demiyorum ona her zaman. Diyemiyorum.. İçimden gelmiyor.. Ruh halime göre değişiyor hitap şeklim. Az önce ‘Bizimki’ demeyi uygun gördüm. Çünkü bu sabah pek ilgilenmedi benimle.

Yazı masasının başına çöreklenmiş, önünde duran tuşlara vuruyor kocaman, küt parmaklarıyla. Yanında olmak, sıcaklığını hissetmek istediğimde ise, ‘Kalk kağıtlarımın üstünden.’ diye homurdanarak kovuyor beni yanından.

‘Yazı yazmak’mış yaptığı işin adı. Ne haltsa?. Başka bir şey yaptığı yok zaten. Ya şimdi yaptığını yapıyor, ya da kanepeye uzanıp gözlerini tavana dikiyor. Saatlerce.. Kanepenin karşısında duran televizyona bakıyor arada. Üzerinde renkli şekillerin oynaştığı camın içinde konuşup gülüşen küçük insan şekillerini izliyor, çamaşır makinesinde dönen köpükleri izlercesine. Pür dikkat.. O sigara denilen beyazımsı, pis kokulu kağıt çubukla tuhaf dumanlar üfleyerek, kendi görüntüsünü ve tanımadığım insanları izliyor. Bazen bir köpeğin görüntüsü beliriyor camda. İster istemez geriliyorum. Havlıyor köpek babamın kucağında. Elini yalıyor. Kıskanıyorum.

Zaten kendimi bildim bileli, belli belirsiz bir köpek kokusu alıyorum bu evde. Bir kaç kez de yabancı tüylere rastlamıştım dolap arkalarında. Benimkiler gibi beyaz tüyler. Ama farklı kokuyorlardı. Sanırım babamın kucağındaki köpeğin tüyleriydi. Kimdi acaba? Ne oldu o köpeğe? Görüntüleri izlerken sanki o anı yaşıyormuşçasına, onlarla birlikte gülüyor. Camda konuşan insanlara cevap veriyor bizimki.

Gülmek.. Ne tuhaf bir tepki. Bazı tuhaf durumlar, insanların yüzlerini gülmek adını verdikleri şekillere sokmasına neden oluyor. Daha fazla gülmek isteyenlerse, kahkaha adı verilen seslerle katkıda bulunuyorlar bu ifadelerine. Ben beceremiyorum bunu. Ağlamayı biliyorum ama. Yalnızca ağlarken babamın becerdiği şeyi beceremiyorum. Babam çişini tutamıyor ağlarken. İşin tuhafı bunu gözleriyle yapıyor. Bunu beceremiyorum ben işte. Acı çekip inlediğim zamanlar hep eksik hissediyorum kendimi. Gene de bu eksiklik benim hayata küsmeme neden olmuyor. Tıpkı gülmeyi bilmememin yaşamdan haz almama, doyasıya eğlenmeme engel olmadığı gibi.

Bizimki aksini düşünse de, mutluyum ben bu evde. Evimde..

Bazen da konuşuyor kendi kendine. Küfürler ediyor sürekli. Herkese sallıyor. Kendine, başkalarına,hayata... Sonra da belli ki pişman oluyor, bunu yaptığı için kızıyor kendine.

‘Ellisine merdiven dayadın, hala çocuk gibisin. Utanmıyorsun değil mi kendinden?! Pis küfürbaz.’

Bu hali ürkütüyor beni. Sanırım bu tepkisinin nedeni çilli abla. Baba hala kızgın çilli abla’ ya. Bir kaç gece önce onun duvardaki resmini çıkartıp bir torbaya koydu. Terliklerini, çoraplarını falan da tıkıştırdı aynı torbaya. Hep küfür etti bunları yaparken. Koridor halısının üzerinde, uzandığım yerden izledim onu,uyur numarası yaparak, yarı tedirgin..

Bir bilse böyle zamanlarda ölecekmiş gibi korktuğumu, sanırım vazgeçer bu huyundan. O zaman duvarlara küfürler savurarak dolaşmaz evin içinde. Bir aşağı bir yukarı inip çıkarak öfke kusmaz..

Ama bilmiyor.

Zaten hiç anlamıyor beni.

‘Hayatı bununla paylaşmak en son tercihimdi.’ demişti bir keresinde çilli ablaya, beni göstererek. Keşke köpek alsaydım. Düşünsene, bir Golden’ la mı iletişim kurmak daha zevkli, yoksa alelade bir kediyle mi?’

Alelade kedi ben oluyormuşum. Köpek ise Golden.

Ben bebekken adımla bile çağırmazdı. İstemeye istemeye koyardı mamamı, tabağıma.

Haber vermek için de şöyle seslenirdi;

‘Kediii!’

Benim içimdense hep şöyle karşılık vermek gelirdi;

‘Ne var hayvaaan!’

Gene de susmayı tercih eder, beklerdim saklandığım yerde.

‘Nerdesin ‘mına koduğumun hayvanı. Gel de ziftlen!’

O böyle davrandıkça, sinirimden evin her köşesine işerdim. Özellikle de yatağının ortasına.. Bu sefer daha beter köpürürdü. Süreki didişirdik geçen yıl. Yani ben bebeken. Neyse ki tatilden döndüğünden beri değiştirdi bu huyunu. Giderek sevmeğe başladı beni. Bağlandı. Bir süre gözden kaybolacak olsam hemen sesleniyor;

‘Köftee.. Nerdesin oğlum?’

Sonunda yola getirdim bizimkini ama bebekliğimdeki  o aşağılayıcı davranışları nedeniyle kalbimin bir yanı hep kırık kalacak.

Ben farklıyım ondan. Zaman zaman kendisinden etkilenip aynı kasvet kokan ruh haline bürünsem bile, genelde kainatı oluşturan bu ilahi sistemin; kayıtsız ve şartsız, sadece ve sadece, benim varlığımı sürdürebilmem için düzenlendiğine inanıyorum. Yani güneşin doğuşu ve batışı da dahil olmak üzere her şey benim için ayarlanmış. En azından böyle olmalı bu..  Ya da, böyle olmalıydı.. Ya da, böyle olsa daha doğru olurdu.. Ya da.. endişeye mahal yok, zaten böyle..

Tanrı benim için babamı ve evimi, oyalanmam için dünyayı, gökyüzüne baktığımda canım sıkılmasın diye de yıldızları yaratmış olmalı.

Keşke babam da başarabilse içinin düğümlendiği, kafasının karman çorman olduğu durumlarda, anlarda, uçan bir kuşa bakabilmeyi.. ya da ansızın geçip giden bir sineğe.. ya da duvara takılı kalmış, sizi ısrarla oyuna davet eden bir dal gölgesine, sallanan nazar boncuklarına kilitlenebilmeyi... keşke başarabilse.

Eminim çok mutlu olur o zaman. En azından yaşadığımız evin, baktığımız  dünyanın hiç de sandığı kadar berbat, uğursuz bir yer olmadığını fark edebilirdi. Ama hiç ümidim yok. Nerede onda o sezgi.

Böyle bir yetenek değil yalnızca bizimkinin, kendisine insan adını veren tüm garip hayvanların doğasını aşar zaten.

Ben - az bir yanılma payı bırakarak söylüyorum - anlıyorum babamın düşüncelerini. O ise çok az anlıyor beni. Çoğunlukla da yanlış anlıyor.

Gene de hakkını yememek lazım. Geçenlerde - hayret bir biçimde - boynumdaki zilli tasmaya ne kadar uyuz olduğumu hissediverdi ve çıkardı o saçmalığı boynumdan. O gün bu gün tasmasızım. Kaşınırken ya da ev içinde gezinirken, önümde sallanarak sinir bozucu sesler çıkaran zili duymak zorunda kalmıyorum artık.

Bu arada, bu günlerde fazla kaşınmaya başladım.

Gene de, ne olursa olsun, kibar adam. Diyelim ki gün içinde ben, onun en sevdiği köşedeki en sevdiği koltuğa - zavallı hala onun kendi koltuğu olduğunu düşünüyor - uzanmış uyukluyorum. Aslında tek gözüm ondaydı  ama bu gibi durumlarda bunu hiç çaktırmamak gerekir.

Bizimki elinde kahve fincanı, boynunda gözlüğü, koltuğunun altında benim müstakbel kaka kağıtlarım, büyük bir hevesle geliyor koltuğa doğru. Beni orada görünce bir an yüzü düşüyor. Ne yapması gerektiğini kestiremiyor bir süre. Öylece bakakalıyor gurul gurul uyuyan kediciğine. Sonra da yazgısını kabullenmiş bir hamamböceği ifadesiyle, karşı köşedeki o sevmediği, az ışık alan koltuğa doğru yöneliyor ve ilişip orada inceliyor kaka kağıtlarımı, güneşin görmesini kolaylaştırması amacıyla kağıtların yönünü sürekli değiştirip bana homurtulu övgüler savurarak.

‘ .....mına koduğumun Köfte’ si! Şöyle rahat bi gazete bile okutmadın! Yerime de göz dikti piç kurusu.’

Gazeteymiş! Okuyup da ne olacak? Sonuçta kum kovamın altına sermeyecek mi elindekileri?

Tabi hiç istifimi bozmuyorum. Korkmuyorum da. Çünkü ürkmemi gerektrecek bir koku yaymıyor sesi. Sadece sevgiyle karışık bir sitem tonu bu. Bir de yenilmişlik.. ve de.. kabullenmişlik.

Belki kıvrıldığım yerden kalkmaya tenezzül etmişimdir umuduyla arada kaçamak bakışlar atsa bile, görmezden geliyorum bunları. Uyuklamamı sürdürüyorum. Aptal mıyım, rahatımı bozayım?.. Üstelik değil bu koltuk, bütün bu ilahi sistem kimin için?.Köfte için elbet.

‘ .....mına koduğumun Köfte’ si’ ymiş!

Ama söyledim ya, hakkını yememek lazım. Kibar adam. Sadece kavrama sorunu yaşıyor. Benimle yaşayanların, her türlü mülkiyet haklarından kayıtsız şartsız vazgeçmeleri gerektiğini kavrayamadı henüz.

Ah şu insanlar.. Tuhaf yaratıklar.

Salona gidip duvarda asılı saate dikerdim gözlerimi. İnsan şeklinde bir saat. O da bir tuhaf. Kafasında şapka, elinde baston.. ayaklarını da sürekli sağa sola doğru hareket ettiriyor. Babam, ‘Şarlo’ diyor ona.

Salona her girdiğimde ayaklarını oynatır Şarlo. Sürekli dikkatimi çekmek ister. Fırsatını bir bulsam, alacağım paçasını aşağıya. Bir sıçrayabilsem.. bir yakalayabilsem ayaklarını...

 Sonra, günün birinde gitti çilli abla ansızın. Kahvaltı ediyorlardı bir sabah. Yaz yeni bitmiş, baba yazlığından döneli bir kaç gün olmuştu henüz. Yeni barışmışlardı. çilli abla yeniden bizde kalmaya başlamıştı. O sabah erkenden kalkmış, dışarı çıkmış, elinde sıcacık, mis gibi kokan paketlerle geri dönmüştü. Sonra babayı uyandırmıştı öperek. Birlikte kahvaltı sofrası hazırlamışlardı güle oynaya. Sonra ne oldu anlayamadım, ansızın kalktı çilli abla masadan, kocaman bir çantaya bir şeyler tıkıştırdı.

‘Demek ben bağırıyorum sana.’ dedi, bağırarak.

Son sözleriydi bunlar.. ve çıkıp gitti kapıdan. Bir daha da gelmedi.

Ağlıyor bizimki bazı geceler. Üst katta, benim odamın karşısındaki küçük odaya giriyor önce. Beni almıyor yanına, odaya girerken. Yerdeki beyaz halının üzerine işerim diye korkuyor. Bir süre sonra elinde siyah, küçük kutularla çıkıyor odadan. Aşağıya, salona iniyor ve üzerinde renkli şekillerin oynaştığı camın altındaki makineye yarleştiriyor elindekileri. Sonra beyaz camda bir kadın beliriyor. çilli abla değil, bir başka kadın. Hiç görmediğim bir kadın. Saçları toprak rengi. Bazen uzun, bazen kısa oluyor saçları. Sürekli gülüyorlar bizimki ve o kadın. Sarılıp öpüyorlar biribirlerini; renkli, parlak camın içinde. Güneş doğana kadar izliyor onları yattığı yerden. Hıçkırıyor. Bense kucağında, yan gözle ona ve camdakilere bakarak uyukluyorum. Ağlamasın diye ellerini yalamak istiyorum ama sevmiyor bunu. Çekiyor ellerini üzerimden, tiksinircesine. Yüreğim burkuluyor bir an. İçim bir tuhaf oluyor. Sonra aldırmamaya çalışarak şekerleme yapıyorum o hıçkırırken. Başka ne yapabilirim ki?

Bütün yazı tek başıma geçirdim bu evde.

Bütün yaz şekerleme yaptım kah terasta, kah çatıdaki kiremitlerde. Böcek cızırtıları ve martı kahkahaları arasında. 

O ise tatile gitti..

Tek başına..

çilli abla yoktu yanında.

Yaz yeni başlamıştı..

Tüylerimi okşadı bizimki.

‘Hoşça kal’ dedi ve kapadı kapıyı üzerime.

Ardından aşağıya indi, evin içindeki tahta merdivenlerden. Ayak seslerini dinliyordum kapımın ardında. Daha son basamağa gelmeden unutmuştu bile beni. Aklı gideceği yerdeydi. Yazlık evinde. Sonra çıktı sokak kapısından. Kilitledi. Hala duyuyordum seslerini. Komşunun kapısını çaldı.

‘ Al anahtarı.’ dedi komşu amcaya, ’Maması mutfak girişinde, sağdaki dolapta. Haftada iki kez versen yeter. Aman açık bırakayım deme kapısını, vallahi sıçar bütün eve.’

‘Merak etme’ diye cevap verdi uzun bacaklı, beyaz tüylü komşu amca. Sonra toprağa doğru inip çıkan, o kocaman, aynalı kutunun sesi duyuldu. Asansör mü ne. O işte. Kapısı açıldı aynalı kutunun. Hemen terasa koştum. Sıçrayarak dama tırmandım ve aşağıya baktım. Bizimki arabasının arkasına benim içinde oynamaktan çok hoşlandığım, içi eşya dolu, bavul dedikleri o büyük kutuları yerleştiriyordu. Sonra kendi de girdi ön kapıdan içeri. Araba homurdandı o binince. Kocaman öksürdu ve yokuşun tepesine doğru koşmaya başladı. Sonra kayboldular.

Çığlık attım arkasından.

‘Yalvarırımmm.. bırakma beniiiiiiiiii.’

Duymadı baba.

Ağladım..

Duymadı.

Gözden kayboldu.

Artık hiç duyamazdı..

O bir insandı.. ve bir insan gibi göç etti daha sıcak yerlere.. ardında kimleri bıraktığını düşünmeden.

Ağladım yokuşa dikip gözlerimi.  Eğer geri dönecek olursa, o sabah kendisi için avladığım karafatmayı vermemeye karar verdim. O sinsi kuşlar uçtu tepemden sürekli, alay edercesine. Kızdım kuşlara. Sıçramak istedim kanatlarına doğru. Yakalayıp aşağıya çekmek hınzırları.. Ama başaramadım.

Bunları düşünürken unuttuğumu hissettim, babamın beni terk edişini.

Kuşlara kilitlendim.

Sonra balkondaki çiçeklere. Sonra gökyüzüne.. bulutlara, güneşe, Mars’a ve öteki yıldızlara.

Yarasalara, uçaklara, kara sineklere, sivrisineklere, bokböceklerine, polenlere, örümcek ağlarına, kendi kakama, pirelerime, kuyruğuma, uçuşan tüylerime, gölgelere, ölü bir arıya, kamyon öksürüklerine kilitlendim..

Unuttum yalnızlığımı. Düşlerimde gördum babamı zaman zaman. Yarı uyanık, uyurken.

Ve ben çocukluğumun en güzel günlerinde, yaz boyu.. yarı uyanık, uyudum..

Tek başıma yetmiş kere batırdım güneşi yukarıda, odamda, çatı kiremitleri ve de kurum kokan bacaların arasında.; aşağı katı, yani bana yasak olan alt odaları, bu evde birlikte geçirdiğimiz kış günlerini düşünerek.. Salon duvarında asılı duran Şarlo’ yu bile özledim.

Uzaklardan gelen leylekleri izlemiştim bir keresinde. Nereden geliyorlardı acaba? Babamı görmüşler miydi oralarda?..

Meraklanmıştım.

Bütün bir yaz hiç kimse; ne leylekler, ne de martılar, bunun cevabını vermedi bana. Giderek sarardı balkondaki sardunyalar, büktüler boyunlarını, kurudular..

            Dünyanın evimizle kısıtlı olmadığını, keşfedilmesi gereken uçsuz bucaksız diyarların varlığını, bu süre içersinde fark ettim. Ama bağlıydı elim kolum.. hiçbir yere ulaşamadım.

            Ben sardunyalar gibi olmak istemedim..

            Geçtiğimiz kış.. Baba tatile gitmemişti henüz. O,  gene terketmişti bizi.. Bebektim. Maviydi henüz, şimdi yaprak rengine dönüşen gözlerim. Yukarı kattaki o küçük odaya işaret bıraktım diye, bıraktığıma bırakacağıma pişman etmişti beni baba. İşedim sanmıştı. Oysa işememiş, yeni odamı işaret bırakmıştım sadece. Kötü bir niyetim yoktu. İlk kez girmiştim o odaya. Kar yağıyordu dışarıda. Nasılda indirmişti, o kocaman pençesini üzerime. Bıçak gibi saplanmıştı parmakları tüylerime, oradan da kıçıma.. en çok da yüreğime. Feci yanmıştı canım. Hemen kurtulup aşağı kata inen merdivenin aralığına saklanmıştım. Çok korkmuştum. Bağırıp durmuştu arkamdan.

‘Allah belanı versin! Orospu çocuğu!’

Sonra saklandığım yerin üzerine gelip ayağı ile vurmaya başlamıştı, tepemdeki tahta basamağa. Dakikalarca tepinmişti tepemde. Delirmişti sanki..

            Bir çiş damlasını bahane ederek, onun nedensiz gidişinin bütün öfkesini benden çıkarmıştı. Üstelik beni kendisine bırakıp gittiği için nefret ediyordu evdeki varlığımdan. Öldürecek sanmıştım. Öyle feci sesler çıkarmıştı ki ayakkabıları, beynim patlayacaktı nerdeyse. Arada yanan kıçımı yalayıp acımı hafifletmeğe çalışıyor, böylelikle bir an için unutuyordum tepemdeki canavarı. Ama sadece kısa bir an. Sonra gene korku.

Babanın yersiz cinneti ne kadar sürdü kestiremiyordum. Bana saatler gibi gelmişti. Tepemde o, içimde kalbim, katlanılması imkansız gürültülerle beynimin içini oyuyorlardı. Deprem gibiydi her şey.  Sonra da ‘geberirsin inşallah’ diyerek uzaklaşmıştı.

Bütün gün orada kalmıştım. Merdiven altında. Güneş batıncaya kadar. Öfkeden oraya da işemiştim ama neyse ki görmemişti. Sonra ona duyurmadan usulca odama, oradan da balkona kaçmıştım. Karların arasına. Başka çarem yoktu. Soğuktu dışarısı. Bembeyazdı.

Oysa ben babamla yuvarlanıp oynamak isterdim şu an,  çiçekleri örten beyaz köpükler arasında.

Sonra da ağlamıştım bütün gece, bana ‘geberirsin inşallah’ dediği için.

Güneş doğduğunda, bir gün önce yaptıklarından utanç duymuş olmalı ki, oda kapısını açmış, yanıma gelerek kucağına almıştı beni. Tüylerimi okşayarak ilk kez dudaklarını deydirmişti yüzüme.

‘Özür dilerim bi tanem’ demişti. Ben de parmağını yalamıştım, özürünü kabul ettiğimi belirtmek için. Çekmemişti bu sefer elini.Hatta dilimi bile okşamıştı. Ama o günden beri korkar oldum sesinden.. bir de ayakkabılarından.

Şu an bile o bağcıklı canavarlar kapı kenarında durmuş, üzerime saldıracakmışcasına bakıyorlar bana. Ayrıca babamın bir yıl önceki bu davranışı beni öylesine etkilemiş olmalı ki, ani bir ses duyduğumda, ya da onun beklenmedik bir hareketinde, hala kaçacak delik arıyorum.

‘Korkma yavrum, bir şey yok’ diyerek beni avutmağa çalışsa bile..

Ne yaparsa yapsın, bizimki bir türlü sağlayamadı kendisinden nefret etmemi. Zaten yaz öncesiydi bütün bunlar. Artık aramız daha iyi. Bir de gün içinde evden gitmese.. Sadece acıktığım, ya da sıkıldığımdan değil. Yanımda olması güven veriyor bana. Huzur duyuyorum onunla birlikteyken.

Sanırım ben.. çok seviyorum babamı.

Bütün yaz beni bir başıma bırakmasına, ses tonumdaki farklılıkları anlamadan aptal aptal yüzüme bakmasına rağmen.. kısacık miyavlamamla onu selamlayıp kucağına atladığımda irkilmesine ve de ara sıra da olsa ensemden kavradığı gibi gerisin geri yere atmasına rağmen.. ben çok seviyorum onu.. bizimkini.. babamı.

Artık uyumalıyım. Umarım bir kez olsun unutur varlığımı ve bu gece kilitlemez beni yukarı. Çok istiyorum bir kez olsun onun yanında, onun kokusuyla uykuya dalmayı. Ama izin yok buna. Rahatsız oluyormuş çıkardığım gurultudan. Bense...

Sinek geçti önümden!

Neyse..

Uyumalıyım artık.

Bir de şu kaşıntı olmasa..

Nerde o sinek?

 

*******************

“Ve ben.. Köfte’ cik.. sanırım bütün sevdiklerime.. günün birinde beni terk etmelerinden korktuğum için döndüm sırtımı. Çünkü her sabah o özlediğin korkuyu duyarak uyanmak.. ve günün birinde duyamayacağın ihtimalini düşünmek.. dayanılır gibi değildi. Alışmamalıydım özlemini duyacağım kokulara.. ”

 

Bunları bana mı söyledi, yoksa içinden mi geçirdi kestiremedim. Birden, beni de hiç beklenmedik bir anda başkalarına  bırakıp, bir daha hiç  mi hiç almayacağı ihtimali geldi aklıma.  İçim ürperdi. Sonra aynı şeyi benim de ona yapabileceğimi düşündüm. Öyle ya, ben de çekip gidebilirdim. Ne de olsa bir kediydim ben. Ve de böyle bir şey yapacak olsam, yani çekip gitsem diyorum, kesinlikle dönüp geriye bakmaz, babam gibi azap duymazdım. Bu bile babamın bana sonsuza kadar sırtını dönmesi için geçerli bir nedendi. Ama bunları kurup hayatı zehir etmenin anlamı yoktu  o an. Dedim ya, insan değil, kediydim ben. Ve de ihtimaller üzerine bir yaşam kuramazdım kendime.  Onu kendi labirentlerinde dolaşmaya bıraktım ve yaşadığım sevgi dolu saatlerin tadını çıkarmaya koyuldum.

 

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
OGUZ ATAY ODULU]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Tuna'nin Korsanlari]
[
Sacmalamalar]
[
Belirsiz Bir Gun]
[
Bir Yılbaşı]
[
ÇITIRKIZ]
[Kofte Yurek]
[
Kofte Yurek]
[
Kofte Yurek]
[
Köfte]
[
Haiku Özentisi]
[
Özel Bir Gün]
[
Kısacık Bi Oyun]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]