Tiyatro

    Kış..

    Yeni bir gün.

    Hayat her zaman güllük gülistanlık gidecek değil ya. Yedim gene zılgıtı bu sabah. Ne o üst kattaki küçük odaya girmişim. Sana ne? Ev benim değil mi?İstediğim yere girerim. Kimse karışamaz bana.

    Aşağı kattaydı bizimki. Kahve ve kaşarlı ekmek hazırlıyordu kendine, her zamanki gibi. Zaten aylardır başka bir şey yediğini görmedim. Ya bir elma, ya da kaşarlı ekmek. Eskiden mis gibi salam kokuları yayılırdı mutfağımdan. Artık, üşendiğinden midir nedir, sadece küflü peynir kokusu geliyor. Bir de utanmadan bana ikram ediyor , bi parça kesip çay tabağına koyarak.

            ‘Al Köfteciğim.’

            ‘ Mrrrooouu!’ (Kendin ye o pisliği.)

            ‘Bak üzülürüm ama.’

            ‘...............’

            Dönüp çıkıyorum mutfaktan.

    Gene böyle oldu. O küflü kahvaltısını hazırlarken ben çıktım mutfaktan. Usulca yukarı kata yöneldim. Cin ya bizimki, hemen anladı niyetimi. Arkamdan seslendi,

            ‘Köfte. Gel buraya.’

            Oralı olmadım. Bir daha seslendi,

            ‘Köftee!’

            Bozmadım istifimi. O da üstelemedi pek. Mamasını ve kahvesini alarak salonuma geçti

    Aralıktı küçük odanın kapısı. Oradaki kalorifer bozuk olduğundan, benim odamın sıcaklığı duvarları ısıtsın diye, bazan kapıyı aralık bırakıyor. Tabi ben göz hapsindeyken yapıyor bunu. İçeri doğru ufacık bir hamle yapacak olsam hemen önümü kesiyor,

            ‘Şşştt! Yasak!’

    Kıçıma baka baka dönüyorum gerisin geri. Bu sefer kapıyı kapatmayı unutmuş olmalı. Hemencecik daldım içeri.

    Girişin yanında babamın çek-yat dediği bir kanepe vardı. Üzerine ise torbalar, çantalar, çiviler, çeşitli aletler saçılmıştı, gelişi güzel. Yerdeki buruşk halının üstü de aynı şekilde, ıvır zıvırla doluydu. Teller, çekiçler, kırık gece lambaları, kornişler, eskimiş yastıklar, kalemler, alet kutuları, kitaplar.. Anlaşılan baba hiç ilgilenmemişti bu oda ile. Duvarlarda o tanımadığım kadının ve babamın resimleri asılıydı. Sadece çatıya bakan küçücük bir pencere vardı odada. Karanlıktı içersi ama ben görebiliyordum elbet.

    İşin en çekici tarafı, odanın her köşesi toz içersindeydi.

    Tam bana göre’ diye düşündüm.

    Hemen kendimi umulmadık bir baskına karşı korumak ve de incelemek niyetiyle, kenardaki aralıktan çek-yat’ın altındaki sandığa benzer dolaba sızdım.

    Sandığın köşesinde ancak içine benim sığabileceğim kadar bir torba vardı. Torbanın içinde ise bazı kağıtlar ve resimler...

    Merakla patimi resimlerin arasına daldırarak bir kağıt parçasını çıkardım.

    Güzel bir oyuncaktı benim için. Ben patimle sürükledikçe kağıt parçası sandığın içindeki tozları kaldırıyor, bu da inanılmaz bir haz veriyordu bana.

    Derken kağıt parçasını tırnaklarıma takıp, sürükleyerek çıktım sandıktan. Tırnaklarım küçük delikler açmağa başlamıştı kağıdın üzerinde. Ben eşeledikçe o küçücük delikler şerit halinde uzuyor, incecik yırtıklar oluşturutordu. Hoşuma gitmişti bu.. Bir süre kağıtla oynadıktan sonra sıkıldım ve bıraktım bir köşeye.

    Duvar kenarında duran alet kutusuna yöneldim. Bu daha da eğlenceliydi. Kapağı açıktı alet kutusunun. İçinde duran vidalar, burgular, musluk lastikleri sanki hep bir ağızdan, ‘çıkar bizi buradan’ diye yalvarıyorlardı. Kırmak olur mu onları?..

    Anında daldım kutunun içine. Biraz fazla gürültü yapmış olmalıyım ki, babamın sesi geldi aşağıdan,

    ‘Köfte?’

    ‘Neredesin’ anlamındaydı bu sesleniş.

    Sindim olduğum yere. Bir süre bekledim.

    Derken ayak seslerini duydum babamın.

    Yukarı kata çıkıyordu.

    Ses çıkarmadan bekledim.

    Az sonra belirdi kapıda,

     ‘Ne yapıyorsun burada?’

    Hiiç.’

    ‘Gel hadi.’

    Sonra gözü yerde duran, az önce sandıktaki torbadan çıkardığım kağıt parçasına ilişti. Baktı bir an. Eğildi, kağıdı eline aldı, okudu..

    Gözbebeklerinden yüreğime yansıdı kağıtta yazılanlar.

            ‘Ne istiyorsan onu yaşa...ama temiz ol.

     Bir an öylece kaldı, ardından elinde yırtık kağıt parçasıyla gözlerinin seviyesindeki o         küçük pencereye doğru yürüdü, dışarı, çatı kiremitlerine doğru daldı.. gitti..

    ‘Koca bir çöplüğüm ben..’

      ---------------          ------------------------            --------------------------------

      45 yıl önce...

      ‘Bu saçlar kimin?’

    Çocuk, elinde tuttuğu iki bukle, uçlarına solmuş kırmızı kurdelalar bağlanmış, altın sarısı saçları gösterince gözleri büyüyor kadının.

         ‘Nereden buldun onları?’

         ‘Kimin diye sordum.’

         Cevap vermiyor anneannesi.

       'Benimle başa çıkamayacağını anladı gene.' diye düşünüyor çocuk, ' Her zamanki gibi pes etti işte.'

    Kadın, dudağının kenarında sönmüş sigarası, sanki çocuk hiç yanına gelmemişcesine, dönüyor sırtını ve bulaşığına devam ediyor.

         ‘Anaanne!’

         Cevap yok.

          ‘Anaanne diyorum!.. Kimin bu saçlar?’

         .............

         ‘Sağır mısın, cevap versene!’

         ...........

    ‘Sanki duvara söylüyorum.' diye söyleniyor.

    Eteğini çekiştirerek anneannesini konuşmaya zorluyor ama nafile. Aynı tabağı yıkadıkça yıkıyor kadın, musluğun altında.

         ‘Bırak elindekini de konuş benimle.’

         ‘Kutuyu ne yaptın?’ diye soruyor kadın, yüzüne bakmadan çocuğun..

         ‘Ne?’

         ‘Bal gibi duydun neyi sorduğumu.’

     Elbette duydu çocuk. Ama bilmiyormuş gibi en masum tavrını takınarak,

      ’Hangi kutuyu soruyorsun?’ diye soruyor.

      Kutunun içindeydi o saçlar.’diye mırıldanıyor kadın, ifadesini hiç mi hiç bozmadan.

      ‘ İçerde.’ diye itiraf ediyor çaresiz, sonra da anannesini yumuşatmak için savunmaya geçiyor, ‘Kötü bir şey yapmadım ki ben.. Sadece eski eşyaları koyduğun sandığı açtım. Sonra o kutuyu görünce merak ettim. Sonra kutuyu da açtım, içinden bu saçlar çıktı. Kimin saçları bunlar? Senin mi?’

         ‘Niye karıştırıyorsun ortalığı?’

         ‘Karıştırdığım yok.. Bakıyorum sadece.’

    Neler yok ki o sandığın içinde. Şapkalar, eldivenler, eski ayakkabılar, çocuğun dedesinin cep saati, tükenmez kalemi, hakim cüppesi, ölümünden bir kaç ay önce kaleme aldığı ama geride kalanların hiçbir zaman ciddiye almadığı, yalnızca anısına hörmette kusur etmemek amacıyla çöp tenekesine atılmayan vasiyetnamesi... Sonra fotoğraflar.. Eski, sararmış, kimin olduğunu bir türlü kestireremediği fotoğraflar.

    Canı sıkıldıkça, gizlice küçük odaya giriyor çocuk. Akşama kadar tek başına oyalanıyor orada.

    Zaten durmadan sıkılıyor canı.

      ‘Dün akşamki olay için özür dilerim.’

         Gene susuyor anneannesi.

         ‘Özür dilerim dedim ya...’ diye yineliyor çocuk.

         ‘Bu kaçıncı özür dileyişin.’

         ‘İyi o zaman. Dilemiyorum.’

    Bir gece önce kapıcının oğlu ile oynarken çocuğun kaşını patlatmıştı. Annesi bir daha yollamayacakmış sokağa.

         ' Ama isteyerek olmadı ki... Oyun oynuyorduk biz. Uçuna taş bağlı ipi çevirirken kaşına geldi. İnsanlık hali. Aynı şey benim de başıma gelebilirdi ama anlayan kim!'

         Bulaşığına devam ediyor kadın. Cevap vermiyor.

         ‘Ömür boyu küs mü kalacağız? Özür diliyorum işte. Konuşsana  benimle. Bir şey söyle ya. Kimin bu saçlar?’

         Kadın elindeki tabağı musluğun kenarına bırakıyor, çocuğu umursamadan yanından geçerek salona doğru yürüyor, paytak paytak.

         ‘Yerine koy o saçları. Bir daha da sandığı karıştırma.’

         ‘Aman, pek meraklıydım sanki senin küf kokulu eşyalarına.’

         Gene cevap vermiyor. Pencerenin önündeki koltuğa oturarak dışarıya bakıyor.

         ‘Taş yürekli!’

         Suskun, dışarıya bakıyor.

         ‘İki tutam saçı bile benden daha çok seviyorsun! ‘

         Suskun, tepkisiz, dışarıya bakıyor.

         ‘Kıskanıyorsun değil mi, senin böyle güzel saçların yok diye!..’

         İç geçiriyor derin derin.

        

             ------------------    ------------    -------------

      8 yıl önce...

        ‘Niye sık sık gelmiyorsun?’

      ‘İşlerim var ananne.’

         ‘Çok özlüyorum seni.’

         ‘Ben de seni özlüyorum. Ama söyledim ya işlerim var.’

         ‘Dün gece kalbim sıkıştı. Ölüyorum sandım.’

         ‘Merak etme anaannecim. Bir şey olmaz.’

         ‘Nefes alamadım. Rahmetli Nono’n gibi oldum.. Mosmor kesildi her tarafım.’

         ‘Ne alakası var? Onunki farklıydı bir kere...’

         ‘Öyle deme. Ciciannen de öyle gitti. Sıra bende.’

         ‘Böyle konuşursan gelmem bir daha.’

         Kulağıma eğiliyor, sanki sır verir gibi fısıldıyor:

         ‘Sen meraklısındır böyle şeylere. Al onları.’

         Neden söz ettiğini anlamıyorum. Yüzüne bakıyorum.

         ‘Eski resimler.. Sonra dedenin kalemi, diploması.. Teyzenin deposunda hepsi. Ben ölünce atarlar nasıl olsa. Sen al bari. Bakarsın ara sıra. Sonra çocuklarına gösterirsin.’

         ‘Olur ananneciğim, alırım.’

         ‘ Sandığımı geçen gün attı annen.’

         ‘Hayır atmadı. Tam atacaktı, ben aldıp eve götürdüm.’

         Gözleri parlıyor:

         ‘Sahi mi?’

         ‘Salona koydum. Çok güzel durdu. Herkes soruyor nereden aldın diye.’

         ‘Karın da sevdi mi?’

         ‘Sevmez mi? Bayıldı.’

         ‘O niye gelmedi?’

         ‘Çalışıyor anaannecim. Selam söyledi. Benim için öp dedi o pamuk yanaklarından’

         ‘Canım benim.’

      ‘ Resimleri de al. İleride gösterirsin çocuklarına.’

         ‘Merak etme alırım.’

         Gözleri dalıyor, sayıklar gibi mırıldanıyor kendi kendine:

         ‘Ben göremem artık senin çocuklarını.’

         ‘Ne dedim sana? Böyle konuşursan gelmem bir daha.’

 

     -------------       ----------------          ------------

         45 yıl önce...

    Küçük oda karanlık. Saatlerdir içerde çocuk. Cezalı ya, vicdan yapmak için taş zemine oturmuş,iki büklüm, öylece bekliyor, sinir içersinde soluyarak. Bulduğu saçları kesip kuklasına sakal yaptı diye çok kızdı evin hakimleri.

    Az önce tepsi içinde, Nono nun yaptığı köfteleri getirdi cicaanne. Usulca öksürüp işaret vererek küçük odanın kapısına bıraktı,. Oralı olmadı çocuk. Oysa zil çalıyor karnı. Aklı hala kapının önünde, yerde duran  yemek tabağında.

    Üç kadın gardiyan misali oturmuşlar, sandık odasının hemen karşısındaki sobalı odada. Her zamanki gibi  sohbet ediyorlar. Nono bu sefer erken başlamış rakıya. Çocuğun bulunduğu odaya kadar geliyor anason kokusu. Ve de mis gibi köfte kokusu..

    Üç kadın.. Yalnızlıklarını paylaşıyorlar. Anaanne yıllardır dul. Ağır ceza dairesi reisiymiş rahmetli kocası. Ondan kalan maaşla geçiniyor. Hayat olabildiğince kötümser yapmış onu. Kaşkarı sürekli çatık. Gece uyumadan önce dua adiyor, ve şöyle yalvarıyor Tanrı’ ya;

    ‘Hamd olsun verdiklerine. Yattım Allah kalkarım inşallah... Al şu canımı da kurtulayım artık.’

    Cicaanne ise duygusal bir kadın.Radyo piyeslerini dinlerken bile ağlıyor. Kelimeler uçar gibi çıkıyor ağzından. Hayatı boyunca  sesini hiç yükseltmemiş.Emekli olacağı günlerin hayaliyle yaşıyor. Başını sokacak bir ev alacakmış kendine emekli ikramiyesiyle. Bir de, para artarsa, Gölbaşı civarında ufak bir aile çay bahçesi açacamış, şöyle göle karşı.   

    Nono ise gençliğinde mahallenin serseri bıçkınlarından birine, yani enişteye aşık olmuş gençliğinde, Aksaray’ da. Evlenmişler. Adam kumarbaz. Aynı zamanda şarapçı. Umursadığı yok karısını. Maaşın kuruşu girmiyor evlerine. Bütün para daha ayın ik günü bitiyor meyhanelerde, ganyan bayiilerinde. Alt katta oturuyor Nono. Kendini rüzgarlara bırakmış. Teselliyi rakı kadehlerinde arıyor.

    Elekrtik düğmesi dış duvarda olduğundan sandık odası karanlık. Oda sandık kadar zaten. Küçücük. Adı üstünde, “küçük oda”. Ya da “sandık odası”

    Çocuğun tam önünde, neredeyse bütün mekanı kaplayan o kocaman sandık duruyor. Görmüyor sandığı ama o kadar küçük ki oda, sırtı kapıya dayanmış durumda otururken, karşı duvara dayanmış olan sandık yüzünden  kıvırıp karnına çekmek zorunda kalıyor bacaklarını. Bu rahatsız pzisyon ve de karanlık zindandaymış hissini veriyor ona. Garip bir haz duyuyor bu durumdan.

         Sesi geliyor dışarıdan Nono’ sunun,

         ‘Ne güzel saçları varmış yavrumun..’ diyor kadın.

    Büyük ihtimal elinde  çocuğun kestiği saç tutamları var. ‘Diğer eliyle de okşuyordur altın sarısı bukleleri.' diye düşünüyor çocuk, içeriden gelen sesleri dinlerken.

    ‘Hatırlıyor musun abla?’ diyor Nono, anaanneye; ‘O hafta fotoğrafçıya götürmüştük, son bir resmini çektirelim diye.’

    ‘Saçlarını taramıştık.. örmüştük.. sonra da bu kurdelaları bağlamıştık..’ diye tamamlıyor  anaanne.

    Gülümse yavrum” demişti fotoğrafçı. Filizcik öylece baka kalmıştı adama. “Hadi kızım, gülümse biraz..”

    ‘Filizcik kapı duvar.. Sonra sen kulaklarının duymadığını söylemiştin adama...’

    ‘Tüberküloz demiştim. Mikrop beynine sıçramış. İki gündür duymuyor kulakları.. Ağlamıştı fotoğrafcı. Tutamamıştı kendini. Katıla katıla ağlamıştı.’

    ‘Anlamamıştı Filizcik. Gülüyor sanmıştı adamı.. Komiğine gitmişti fotoğrafçının allak bullak suratı. O da başlamıştı gülmeğe. Ve ansızın çekmişti fotoğrafını adam, gülen yavrumun.’

         ‘Sonra da vitrine koymuştu. Yıllarca orda durmuştu Filizimin gülen resmi.’

         ‘Her sabah Kızılay' a çıkardık görmek için. Vitrinden bakıp gülümserdi bize.’

         ‘Ya.. hep gülümserdi.’

         ‘Biz de el sallardık ona..’

         ‘Vitrin camını öperdik.’’

         ‘Sonra bir gün.. bir baktık.. değişmiş vitrindeki fotoğraflar.’

      ‘Değişmiş ya. Yılbaşı sabahıydı.’

         ‘Evet. 950’ ye girmiştik.’

      ‘Hayır 49 yılıydı.’

      ‘Olur mu.. Filizcik öldüğünde 49’ du. Aylardan da haziran..’

      ‘Öyle ya..Nasıl da üzülmüştük resmini göremeyince yavrumun..’

      ‘Ağlamıştım ben. Tıpkı öldüğü günkü gibi ağlamıştım.’

      ‘Bak gene ağlıyor.’

      ‘Sen kendine bak.’

      Öldüğü gece babası yatağa girememişti. O toprakta yatarken ben nasıl sıcak döşeğe girebilirim diye aylarca koltukta uyumuştu. Tam altı ay.’

         ‘Ne güzel saçları varmış. Hala mis gibi kokuyor.’

      Sonra sessizlik oluyor..

    Bir süre hiç ses gelmiyor salondan. Gene ağlamaya başladıklarını düşünüyor çocuk. Sonra hıçkırıklarını duyuyor kesik kesik. Sonra da inlemeyle karışık anneannesinin sesini duyuyor, kulak kesiliyor.

    Haylaz. Her tarafı karıştırıyor. Ne istedi ki kızcağızın güzelim saçlarından?’

     Çocuk, kendi hıçkırıkları arka odadan duyulmasın diye küçücük elleriyle ağzını kapatıyor .

    Oda karanlık. Oda soğuk.. Filiz Teyzesini düşünüyor çocuk.  Filiz teyzesi altı yaşında iken ölmüş. Tüberkülozdan. 

    ' Yani benden bile küçükmüş. O zaman niye teyze dedirtmişler? Belki de ben henüz doğmadan öldüğü için.'

    Filiz teyzesini düşünürken kapının önündeki köfteler geliyor aklına. Sonra da kaşı yarılan komşu çocuğu. Sonra tekrar Filiz teyzesi..

         Sıkıca bastırıyor ağzını minik elleriyle.

    ‘Özür dilerim Filiz teyze. Bir daha hiç dokunmayacağım saçlarına.’ diye mırıldanıyor hıçkırarak.

        

      ----------------     -----------------   --------------

       

      8 yıl önce...

      ‘O saçlar nerede ananne?’

         ‘Hangi ssaçları?’

      ‘Filiz teyze' nin hani... Hani gül kurusu, solmuş kadifeyle kaplı bir kutu vardı o sandıkta. Onun içinde duruyordu saçlar. Soluk kırmızı kurdeleler vardı uçlarında.. iki bukle sarı saç..’

         ‘Kimin?’

         ‘Filiz teyzenin saçları. Hatırlasana. Hani çocuktum ben...’

         Yüzüme bakıyor, duymamışçasına gülümsüyor,

       ‘Senden bir şey isteyeceğim ama aramızda kalacak’ diyor, sır verircesine. ‘Söz mü?’

         ‘Söz ananne.’

         ‘Bir dahaki gelişinde bana.. şey getirir misin?’

         ‘Ne?’

      ‘Tel kadayıfı.’’

       

           ’

 

    Babam bir süre daha baktı küçücük pencereden dışarı, çatı kiremitlerine doğru..

    “Onun, elleriyle tuttuğu... belki de güzyaşının üstünde kuruduğu...  bu çok değerli kağıt parçası da, anlamı yitirecek mi acaba zamanla?.. Günün birinde  ‘tel kadayıfı’ kadar da önemi kalmayacak mı?..”

     
    Sonra döndü, elindeki yırtık kağıdı özenle katladı ve çek-yat’ın üstünde duran torbalardan birine, tozlu resimlerin arasına bıraktı.

    ‘Hadi oğlum. Dışarı çıkalım.’

    Dinledim babamı. Çıktık.. Odanın kapısını kapadı, aşağıya indik.

    Hayret. Babam bu sefer hiç kızmadı bana.

 

            Aynı gece..

    ‘Selam küçük kız’

    ‘Kimsin sen?’

    ‘Yeğenin..’

    ‘Yeğenim mi?.. Koca adamsın ..’

    ‘..ama doğmadım henüz. Sadece şey için geldim.. saçlarını okşamak için. Sonra çekip gideceğim bambaşka bir zamana. Kendi zamanıma. Kapat şimdi gözlerini. Derin bir uykuya dal annenin kucağında.. ben saçlarını okşarken. Derin bir uykuya dal..annenin, anaannemin sıcaklığında.. ben size bakarken. Rahat uyu bir tanem... Çünkü.. bir daha.. hiç..’

                                          

Babam düş görüyordu..

Babam düşünde sayıklıyordu.

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
OGUZ ATAY ODULU]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Tuna'nin Korsanlari]
[
Sacmalamalar]
[
Belirsiz Bir Gun]
[
Bir Yılbaşı]
[
ÇITIRKIZ]
[
Kofte Yurek]
[Kofte Yurek]
[
Kofte Yurek]
[
Köfte]
[
Haiku Özentisi]
[
Özel Bir Gün]
[
Kısacık Bi Oyun]
[
Yitirdiklerim]
[
Son sayfa]