Tiyatro

 

    How wonderful life was, while you were all in the (my) world...

Bu sayfada baş köşe yoktur

Sizler güzel insanlardınız

Sizler doğru sözlüydünüz

Sevgili yitirdiklerim; hepiniz doğuştan badem gözlüydünüz

Burada adı geçenler  benim için çok özel insanlar..

Yoksa o kadar çok yitirdiğim var ki  saymakla bitmez..

Bir de yaşarken yitirdiklerim var.

Allah onlara çok uzun ve çok huzurlu ömürler versn.    

Aşağıdakilere gelince,

İyi ki ışıldadılar hayatımda

 ve de bu gezegende...

 

Tutmuş ellerinden çocukluğumuzu      Çantasında  anılar                            Sanki Yıldız’ lara  yürür                    

Gökten üç elma düşer                             Masallar susar                               Sanki ‘anaane’ ler de ölür.                                                                         (6.Nisan.2003)

(‘Yıldız’ aynı zamanda teyzem olur.)

Natıka Sencer (1912 - 2003)  Naane’m

Mehlika Can  (1922 - 1974) ‘Nono’

Sesin halka halka ilerliyor evrende

Evrende kahkahan...

Gözyaşlarınsa yağmur olmuş, deniz olmuş

Çağlayan...

(10.Mart.1974)

Leman Ertükel  (1912 - 1997) Cicianne’m

    ‘Derken  cicianne belirdi düşünde.
    ‘Hoş geldin yavrum.’ diyerek gülümsedi cicaanne. Ardından, ansızın ağlamaya başladı. ‘Çok özledim seni.’
    ‘Ben de cicianne’ciğim. Ben de çok özledim seni.’
    ‘Göl kıyısına gidelim mi birlikte?’ diye sordu cicianne. ‘Demlemişlerdir çayı...’
    ‘Kimler?’
    Gülümsedi. Sustu. Gene gülümsedi.. Sonra yaşlı gözleri, derin maviliklere daldı. Mırıldandı. ‘Birer de sigara yakar, güneşin batışını izleriz.. Ya da doğuşunu..   ’’  Köfte Yürek’ den..
     

‘ Evin salonu pazar yerine ve boklu dereye bakardı. Yerler taştı. Arkadaki iki odadan birinde ben, anaannem ve ablam, diğerinde ise ciciannem yatardık. Yirmi dört yaşıma kadar yazı masam olmadı benim. Arka odada, bahçeye bakan pencerenin önündeki singer marka dikiş makinesinin üstünde yapardım ödevlerimi. Şiirler karalardım arka bahçedeki kömürlük kapılarına ve çam ağacına bakarak. Sonra ciciannem emekli olup işçi mahallesinde tek odalı, küçük bir ev aldı kendine. Ablam onun odasına geçti. Biz anaannemle hep aynı odada yattık geceleri. Karşılıklı yataklarda. Tuvalete kaltığımda hemen aralardı gözlerini. Bağırsaklarımdaki gazı bile duyar, gecenin bir vakti, başı yastığında, laf yetiştirirdi tuvalete. ‘Keşke yemeseydin o erikleri.’.. Delikanlı çağımda, geç vakit eve döndüğümde, pencerenin önünde bulurdum anaannemi. Ben dönmeden yatmazdı. İçki içtiğim gecelerse küser, sabah gözümü açar açmaz nasihate başlardı. Bu nedenle de sürekli içerdim. Yorgan altı çapkınlık düşlerim, onun tavşan uykusu yüzünden kabusa dönüşürdü.’

                              Köfte Yürek’ den..

‘Komik kadın şu Nono. Bir önceki yılbaşında tuvalet dikmişti kendine, eski perde tüllerinden. Elinde mikrofon gibi tuttuğu ucu telli tornavida, kafasında tüller, pür makyaj konser vermişti evde toplanan arkadaşlarına. Çocuk da darbuka çalmıştı kendince, Nono ‘Ben Küskünüm Feleğe’ şarkısını söylerken. Salonun bir köşesini sahne yapmışlardı. Anaanne de kendine palyaço elbisesi dikmiş, yüzünü gözünü boyamış, ama sahne almasına fırsat kalmadan sarhoş olan büyük enişte içine etmişti gecenin.   Nono ‘Bir İhtimal Daha Var’ şarkısını söylerken, Sofranın ortasına kusuvermişti içtiği şarapları. Komşular apar topar dönmüşlerdi evlerine. Nono da çocuğun darbukasını kaptığı gibi kafasına geçirmişti kocasının, ‘Mutlu yıllar hayvan herif!’ diyerek..’

                                       Köfte Yürek’ den..

Ertesi sabah, ablasının sesiyle uyanıyor.
‘Kalk hadi.’
Aralıyor gözlerini. Başı zonkluyor. Öfkeleniyor uyandırıldığı için. -
‘Ne var ya. Ne uyandırıyorsun.’ diye bağırarak üste çıkmaya çalışıyor. ‘Bi rahat yok be şu evde!’
Ağlamaya başlıyor abla ansızın. Hıçkırıklara boğuluyor.
‘Ne var? Ne zırlıyorsun? İçtikse içtik!’
‘Nono..’diyor abla. ‘Öldü.’         

                                                                       Köfte Yürek’ den

babam...

Mahir Canova (1915 - 1993)

‘ O günlerden birinde Kadıkale’ye, babama telefon etmiştim hatırını sormak için. Amacım hem hatır sormak hem de araba aldırma projemin ön konuşmasını yapmaktı. Öyle ya, yolun yarısını çoktan geçmeme rağmen henüz bir arabam olmamıştı. Içkiyi de bıraktığım için, motorize olmanın zamanı geldi artık, diye düşünüyordum. Oradan başlayacaktim değişime. Önce araba ve trafik sorumluluğu , sonra yeni bir ev, sonra başka sorumluluklar. Baş desteğim babamdı bu konuda.Çevirdim telefonu.

‘Nasılsın baba’cım?’
‘Yetiş oğlum ölüyorum’

.......

‘Babamı gördüm sonra düşümde.. 1992 temmuzu. Babam şeker komasina girmis. Sonradan bizim yatacağımız odada, yatağında yatıyor. Ben baş ucundayim. Sol kolum sarılı.. Sekiz dikiş var kol damarlarımda.’

SEVDİKLERİMİN  YAKA  RESİMLERİ

TURGUT SAVAŞ

Numan Tala Pakner

(1950 - 1997).

Şu an dönüp bakabiliyorsa ardına, başını eğmeden... Ve de gururlanabiliyorsa bir nebze de olsa  incir çekirdekleriyle, gözleri dolsa bile ... Bil ki şükrediyor  bozkır lodosunda  vurgun yemiş  o küstah  balık, Turgut abi’sine..

M.Canova,  N.Tala Pakner

Vay be güzel abim be.. acelen neydi?’..

Nereye gidiyo bu otobüs???

Bu kadarcık mıydı muhabbetimiz??? :(((((((

“Menekşeler vardı bu saksıda. Mor menekşeler. Öyle güzeldiler ki, baktığımda doğanın güzelliğini düşünürdüm. Doğanın yüceliğini. Yüceliğin erişilmezliğini, erişilmezliğin büyüsünü, büyünün sırrını... İnsanın küçüklüğü de gelirdi aklıma. Bir zerre bile olmayışı boşlukta. Menekşelere baktığımda bunlar takılırdı kafama.
Sulamaya kıyamadığım menekşeler vardı, vallahi vardı bir zamanlar, bu lahit misali saksıda. Buram buram yaşam, için için insan kokan mor menekşeler.. Dipdiriydiler. Sonra bilmem neden, hani ‘ölmek’ derler ya adına, kimseye belli etmeden, ölüverdiler.
 

“Belki uzun uzun baktım diye.. Ya da nazardan. Sudan ya da.. Belki de susuzluktan... Ya da her ölümün sudan da olsa bir bahanesi olduğundan, kurudular, kayboldular.
Vesikalık resimleri yoktur cüzdanımda. Doğum günlerini de hatırlamam.. ve de ağlamam çaresiz ölümlerine menekşelerimin.
 

Gene de düşlerime girer bazı geceler mor menekşeler. Konuşurlar benimle.

Ve de şöyle derler,
‘Doğanın yüceliği, yüceliğin erişilmezliği, erişilmezliğin büyüsü, büyünün sırrı... Takma kafana bunları. Bak saksıya ve bizi  düşün.’
Menekşeler var hala. Ve de yaşıyorlar.”

 

Yeşil gözlü öğretmenim,

Ne yazık ki bir fotoğrafınızı bulamadım. Şükürler olsun bana öğrettiğiniz A’ lara, B’ lere, C’ lere...           Her ne kadar zamanında içime serpmiş olduğunuz korku tohumlarından kurtulmak kırk yıl sürmüş olsa bile; değil kırk yıl, dört yüz yıl köleniz olurum. Nihayetinde ortaya çıkan bu malı sevdim ben :)                Ben sizi; bize yaşattıklarınızla değil, öğrettiklerinizle ve de hep hatırlamak istediğim şekilde hatırlıyor, huzurunuzda saygıyla eğiliyorum.                                                                                                                   Bazan; “ keşke ben de her çocuk gibi, ilk aşkı, ilk öğretmenimin gözlerinde yaşasaydım “ diye geçer içimden. Ama  o zaman da  belki hayatla ilgili seçimlerim daha farklı olurdu. Oysa söyledim ya;  ben memnunum neticeden.

Allah gani gani rahmet eylesin öğretmenim.

Ruhunuz şad olsun.

Sadık Karataş

İsmail’ imiz... (doğumu : 17 Ekim. 1966)          

 

Ankara Devlet Konservatuvarı ‘ nıdan mezun olanlar, içleri buruk ama gülümseyerek ve sevgiyle hatırlar onu..

Yetişemeyenlerin ise muhakkak kulağına çalınmıştır hikayeleri.

Can Gürzap hocamızı ve rahmetli Muammer Çıpa ağabeyimizi, okula ilk kez öğretim görevlisi olduklarında, nasıl elinde süpürgeyle önüne katıp da avludaki öğrencilerin gözü önünde dört döndürdüğünü... Cüneyt bey sahne dersindeyken elinde çay tepsisi, dudağının kenarında izmariti, nasıl fütursuzca dekorlarn arasından sahneye daldığını, laf yetiştirdiğini... Sahnedeki Antonius ve Kleopatra adayları arasında dolaşırken onları çaktırmadan süpürge  sopasıyla nasıl dürttüğünü...

Biz mezun olduktan bir kaç yıl sonra emekli olmuş. Altan kardeşimiz, Ankara Sanat Tiyatrosu’ nun çay ocağına almış ‘Sadıh Emmi’ yi, ek bi geliri olsun diye..

Ve tiyatronun tatil olduğu günlerden birinde...

Sırf dostlarını özlediği için, Çubuk’ daki evinden ocağına doğru yola çıktığında... hızla gelen bir yolcu otobüsü, kendisinin sahnedeki oyuncuların arasına dalması misali dalmış hayatına.. Sadık ağabeyimizin.. aynı fütursuzlukla.        

Büyüklerimizin ve de biz orta kuşağın anılarında her zaman ışıldayacak. Umarım cennete de  aynı biçimde dalmıştır..

Filiz Teyze...

Anneanem yitirmiş seni. Annem, teyzem, nonom, dedem yitirmiş. Bense yetişememişim sana. Dedeme de yetişememişim. Ne demekse yetişmek?.. Gene de ailemizin bir parçasıydın her zaman. Ya da duvarda asılı resimlerine baktıkça öyle sandım.

Ben doğana kadar büyümüş olabileceğini düşünerek, ’teyze’ dedirtmişler. Oysa altı yaşındaymışsın  bedenini kaybettiğinde.

Dedem yatağa girmemiş sen öldükten sonra, yatak topraktan daha sıcak diye.. Anneannem bukle bukle saçlarını sakladı ardından, tam elli beş yıl.  Annemse küçücük mutluluklarında bile hep suçluluk duydu, senin çektiği acıları aklına getirerek..

Bense.. hiç görmemiş olsam bile, hep avutmak istedim seni, kendimi bildim bileli.

Tanrı kızmasın ama.. hatırlamak ve de var etmek istedim.

Hani olur ya, uzaklarda bi teyze. Adı geçer ara sıra evde. Bir zamanlar yaşanmış her güzel anıda  o da vardır. Ya kahramanıdır olayın, ya da oturuyordur bi köşede. Ama hep vardır. Böyleydin işte.  Bu nedenle de, sürekli ışıldadın hayatımda. Bi şeyleri yarım bıraktığını düşündüm hep. Hayatın, acımasızca koparıp aldığını düşündüm elinden, doyasıya yaşaman gereken günlerini.  Hayatın seni hayatsız bıraktığını düşündüm, üzüldüm... Ama o zamanlar bilmiyordum ki Filiz teyzeciğim, hayatın prensip olarak hiç kimseyle herhangi bir sözleşme yapmadığını...

 

Kollarından sıyrılıp uçmamış olsaydın eğer cennete

    belki de iç geçirmeyecekti anneannem

Açarken perdelerini her yeni doğan güne,                                                    

    Gün batımı izlercesine            

                                                                                          

                                                                                               Filiz Sencer (1943 - 1949)

     Nihat ağbeyim (Akçan)

         (1926 - 2005)

    (Çok severdim.. O da beni öyle... Benim müzmin vefasızlığım nedeniyle kopmuştuk.. Ruhu şad olsun.)

                                           Muazzez Kurtoğlu                Haluk Kurtoğlu

Muazzez hanım hocamız. Babamın dostu, kardeşi, sınıf arkadaşı...

Haluk ağbey ise ağabeyimiz, ustamız, arkadaşımız, sırdaşımız, öğretmenimizdi. 

Yukarıdaki fotoğraf  ‘Tahta Çanaklar’ ın provasından. Oyunun öbür fotoğraflarında, allah selamet versin, Muammer ağabey (Esi), Gülgun Kutlu hanım ve rahmetli Yıldırım Önal da var. Bu fotoğraflara her bakışımda ilk dikkatimi çeken, tenlerinin rengi oluyor.  1957  yaz sonu olmalı. Hapsi dinlenmişler, yanmışlar ve provalarına başlamışlar. Sonra da kim bilir kaç sezon  dopdolu salona oynamışlar.  60 ihtilali öncesi. Ankara. Bu insanlar, bu ülkede seçkin bir tiyatro seyircisi yetiştirmek uğruna ömür tükettiler.  Karşılığında iyi mi yaşadılar? Az çok itibar gördüler. Ne güzel.  Zaten hiç bir zaman maddi bir menfaat beklemediler ki.   Haluk abimiz son günlerine kadar setlerde koşturuyordu, geçim uğruna. Ama iki arada, hala inatla, meslek dersleri veriyor, öğrenci yetiştiriyordu. Türkiye’ nin dört köşesine tiyatro götürdüler. Tiyatro görme imkanı olmayan, radyo ile yetinmek zorunda kalanlar ise, çeşitli dünyalara daldılar onların sesiyle. Bu günün yaşlı ve orta yaş kuşağı tiyatro severlerinin, aydınlarının, öğretmen ve sanatçılarının yetişmesinde kuşkusuz payları büyüktür. Pek de suya atılmamış galiba imzalar..İşte bu nedenle de, önemli değil aslında ölüm tarihleri...Aslında hiç birinin yok... Gerçi daha sonraki hayatlarını ayrı ayrı sürdürdüler ve de mesleki açıdan birlikte anılmalarını gerektiren bir durum olmayabilir, ama evlatları Cem’ i kardeşim gibi bildiğim için, sanırım onun duygularına benzer bir ruh hali içersinde koydum bu iki değerli insanı yanyana.

  Nur içinde yatsınlar.

* Muammer ağabey ben bu sayfayı hazırlarken hayattaydı. Son eklediklerim de öyle.

Fatih Aruoba (1955 - 2004)

   Haiku’ vari Requem 

Düşünüp sustu
Konuşmak üzereyken   Sıkılıp gitti                                          civan
 

       Hani tütün getirmiştin bana dağlardan toplayıp, babamdan gizli? Attın kafadan diil mi?.. Sonra da bana görünmemek için öldün ertesi gün.. Yok kalbi ağrıyormuş da, yok kaz ciğeri yemişmiş akşam da, ondanmış da... 

Biz de yedik.:((((((((((((((((

67’ nin yılbaşı gecesi de yapmıştın aynı şeyi. Yok bana plak getirecekmiş de...

Ben de yeni aldığım çamaşır makinemi gösterecektim Yüksel ablamla sana..

sen bilirsin:((((((((

 Azmi Örses ağabeyim...            (1916 - 1989)

Kerim ağabey.. (Afşar) (1930 - 2003)

 Ne müthüş bi gururdu biliyor musun Kerim abi, 19 yaşında bir konservatuvar öğrencisinin,

‘Ben Kerim Afşar’ la aynı filmde oynadım diyebilmesi...

39’ unda ise; ‘Benim yazdığım senaryoda, ‘O’ oynuyor’ diyerek koltuk kabartması...

sana sığınarak kendini bi halt sanması...

Nejat Boren ...

‘Arkadaş’ filminde oynadığım yıl, Ankara Opera binasının önünde önümü keserek, ‘Utanmıyor musun elalemin lastiklerini patlatmaya piç kurusu!’ diye azarlamıştın beni :)  Sonra da sarılıp öpmüştün yanaklarımdan kemiklerimi çatırdatarak.. O gece anneme olayı anlattığımda, ’ Biz Nejat’ ı  bebekken parkta pusetle dolaştırırdık.’ diyince de,  travmam ikiye katlanmıştı. O heybetli cüsseyi pusetin içersinde tahayyül etmekte oldukça zorlanmıştım.     

Bi keresinde de  AKM koridorunda Gönen’ le ikimizi  kolumuzdan çekip piyanolu odaya kapatmış, piyanonun karşısına oturtmuş ve de arya söylemiştin saatlerce..        (ne bileyim, ya da bize öyle gelmişti :))

Dayı yadigarı woswos’unla gezdirirdin hepimizi, altı yedi kişi, boğaza falan götürürdün şaka yollu homurdanarak.. Çünkü her arabana binişimde kapı kolu elimde kalırdı. Karını çok severdin. Anlatırdın durmadan. Bayardın hatta. Geç yakaladın mutluluğu be abi. Sonra da 95 yılında, biz ‘Yeşil Papağan’  oynarken, gidiverdin.. Ölüm tarihini biliyorum. Bir hafta önce yandaki resmi çektirmiştik çünkü..  Sen, canım sıra arkadaşım Gönen, ben, espri olsun diye..   

Doğumunu bulmak için bakmadığım yer kalmadı internette. Bulamadım. Keşke başka ülkede yaşasaydın diyesi geliyor insanın.  Ben nasıl özlemem seni be,  Nejat abi?...

“... ... ... ”

Cevap yok..

Huzurlu uyu... Kainatın en güzel aryalarını söylesin sana doğa, ninni diye.  cc

Suha Tuna

Dev cüsseli, çocuk kalpli, güzel ağabeyimiz..  Usta tiyatrocu. Seni iki kelimeyle geçiştiremem Suha abi.. Bi gece oturup sayfalarla anlatmam gerek..

En sevdiğim evim.. Eylül. 98 - 28.9.2000

Burçak.. (Çerezcioğlu) (d. 15.5.1979)

Senin yazın çok uzun olacak minik bebek, bi gitse parmaklarım harflere...

Naif Yümlü (1938 - 2003)

Bazı arkadaşlarım merak etti senin hayatımdaki yerini.. ve de bu sayfada neden yer aldığını. Kendime saklamıştım nedenini. Bir yıl sonra yazıyorum işte.

15.Temmuz.1991’ di tarih. Üzerimde pijamalarla taksiden inmiştim Taksim’ de, cebimde beş kuruş para yok, kimlik yok...

‘Bir dakika bekle, hemen geliyorum’ diyerek atlamıştım arabadan, Sıraselviler’ in başında. Ev Bebek tarafında. Adam zaten tedirgin, dikiz aynasından kesip durmuş yol boyunca pijamalarımı. Para bulamazsam yandım.

‘Taburcu oldum.’ diye kandırmıştım taksiciyi, Amatem’ in önünde. ‘Ailem trafiğe takılmış, bu yüzden gecikeceklermiş. Beni evde bekliyorlar.’ diye yalan uydurmutum. O sabah Amatem’ de karar vermiştim hayatımı değiştirmeğe. Ama tek başıma.. Ama önce buradan kurtulmak gerek. Sonra eve ulaşmak.. Eve ulaşmak içinse taksi parası bulmalı. Sonra yemek parası, berber parası... 

Hani büfe işletirdin sen o caddenin başında. Komşuyduk; tiyatromuz ve senin büfen.

‘Cimri’ derlerdi bazıları senin için. ‘Günahını koklatmaz.’ falan derlerdi. Oysa sadece prensip sahibiydin. Ve de gönlün bunu söyleyenlerden daha zengindi. Veresiye sevmezdin. Parayı görmeden  bi kibrit bile vermezdin mesela. Ama rahmetli babam karda kışta provadan yorgun çıkıp da, bi nefes almaya dükkanına girdiğinde, kahve ısmarlardın ona. Hal hatır sorar oyalardın. Hatta bi keresinde yoldan çevirip, ‘Şu kasaya bi göz kulak oluver.’ diyerek, dükkanı emanet etmiştin bana, kapıya kamyonla mal geldiğinde. Ve de çok mutlu etmiştin beni bu ince davranışınla. O içkili halimle bile dürüstlük konusunda güven telkin eden bir insan olduğumu düşünmüş, gururlanmıştım için için. Galiba anlardın adamı gözünden. Niyetini sezerdin karşındakinin.

O gün taksicinin şaşkın bakışları arasında senin büfene girdim pijamalarla.

‘Naif abi paran var mı?’

‘Ne parası!!??

‘Kaçtım.’ dedim. Nefes nefese anlattım olup biteni. ‘Ben hastanelerde yapamam.’ dedim. ‘Ben eve ulaşmalıyım. Ben kararımı verdim artık.’

‘İçki yok ama değil mi?’ diye sordu.

Yemin ettirdi içmeyeceğime dair. Sonra elini kasaya attı, bir demet banknotu avuçlayarak uzattı önüme.

‘Al şu parayı, başını belaya sokmadan git evine, temizlen, toparlan, kendine gel. Maaşını alınca ödersin. Hadi yolun açık olsun.’

Kendime gelişimde senin de payın var Naif ağabey..

 Naif ağabey, ruhun şad olsun...

 

bye bye, love.
bye bye, happiness.
hello, loneliness.
i think i'm  a-gonna cry.. :((

 

(‘insanseverler derneği’ ayaklanmasın diye seni sona koymuştum. Resmini bulamadıklarım ve sonradan eklediklerim oldu ama gene de  yerini değiştiremedim. Sonradan eklenenler benden daha fazla severlerdi canlıları. Bu nedenle onlar açısından bir sorun olacağını sanmıyorum. Bana gelince, yüreğimdeki yerin sabit zaten. Zekan bir insan zekası ile boy ölçüşemeyebilir. Nedir ki zeka? Yüreklerini sadece ‘üstün tür’e açanlar da pek anlam varemeyebilir, senin bu sayfadaki varlığına. Ama varsın işte. Çünkü yüreğimde varsın ve de bu sayfa benim yüreğimin resmi aslında.

                    


‘Şimdiye kadar hep ölümden korktuğumu düşündüm. Belki de hayat korkusuyla karıştırdım ölüm korkusunu. Aslında insanı korkutan hayat galiba. Ölümü hayatın içindeyken düşünmek... Hayatın bir parçasıymış gibi.. Hayatın tüm karmaşasını masum ve dingin bir hiçliğe mal etmek ne kadar da saçma.’
Sonra bir sigara daha yaktı ve aşağıya indi.
Bense, babamın dünyasından iyice sıkılmış olmalıyım ki, yukarıda, kendi dünyamda kaldım. Ön odada, terasa bakan pencerenin önüne yayıldım ve cama düşen kar taneciklerini izlemeğe koyuldum.
Köfte.
 

 

Uzanmış televizyon izliyordum az önce. Aklımda bile yoktun. Sonra bir tango mırıldanmaya başladım kendimce.. ‘Papatya gibisin beyaz ve ince...’ Sonra ansızın fırladım yerimden. Eski resimleri talan edip küçücük, kalabalık bir fotoğraf buldum. Bir turne. Ortalarda bir yerde Mefharet ablam. Aramızdan gülümsüyor objektife. Büyüttüm fotoğrafı, taradım ve şu an koyuyorum bu köşeye.  Mefharet ablamı unuttuğum aklıma geldi az önce, birdenbire, televizyon izlerken. 1988 Haziran ayında, bir sabah, ansızın kaybedivermiştik onu. Provaya gelmek üzere dolmuş bekliyormuş durakta. Henüz yeni taşınmıştı o semte. Tarabya’ ya.. Ve bir minibüsün freni patlamış Maslak sırtlarında... ve dalmış son hızla... Kendi beklenirken haberi gelmiş tiyatroya. Sonuç? Miş de miş... İnternette bilgi aradım, Mefharet ablam da Nejat ağabeyim gibi masal olmuş. Önemli değil. Tiyatrocular için şehitlik mertebesi varsa eğer, ordadır muhakkak.

 

Tiyatro ve ses sanatçısı Mefharet Atalay. Ölümü: 14. Haziran. 1988

       Semra Savaş

Aylardır, küçücük de olsa bi resmini aradım Semra abla.

Bütün eski dergilere, fotoğraflara defalarca göz gezdirdim. Bulamadım.

Az önce, 1978 tarihli eski bir Devlet Tiyatrosu dergisini karıştırıyordum can sıkıntısından. Birden göz göze geldik.

Son kez ondört yıl önce göz göze gelmiştik. ‘Kendine iyi bak’ demiştin vedalaşırken. Cerrahpaşa’ dan eve gelinceye kadar, içimin ağladığını hatırlıyorum.  Böyle durumlarda yaş akmıyor pek.

‘Yeniden Aramıza Katılanlar’ dı, bir kaç dakika önce tesadüfen açtığım dergi sayfasının başlığı. Emektar sanatçılardan bazılarının tiyatromuza dönüşünü müjdeliyordu. 

Hayat bu. Derken ansızın değişiverdi başlık. ‘Aramızdan Ayrılanlar’ sayfasına alıverdi seni yüce editör, 90’ lı yılların başında. Erkencecik. Hastaydın son görüştüğümüzde. Günlerin sayılıydı artık. Ama ne sen ne de bizler yakıştıramıyorduk bu ‘sayılı’ kelimesini sana. İhtimal bile vermiyorduk. Çalıştığın oyunun yönetmeni haber yollamış, ‘ toparlansın ve provaya gelsin’ diye. Ardından da eklemiş: ‘Hatırım için.’ Evet, toparlanıyordun gerçekten. Ama prova için değil. Hatırları kaale alacak durumda değildin pek.

Ah Semra ablam... Ondört yıl sonra gene çakışıverdi bakışlarıız. Beden dediğin ne ki?..                             

                                                                         cc. 5 Şubat 2006

  1963. Ankara Meydan Sahnesi. Peter Ustinov ve Semra Savaş

Arka planda Kartal ağabey ve annem...

Fotoğrafı kardeşim Serdar Savaş yolladı.

       Semra ve Turgut Savaş

           Nur içinde yatsınlar

      

        MÜMTAZ SEVİNÇ

‘Birlikte bi oyun daha oynayalım be Mümtaz, ha?’

‘Oğlum ben de geçen gün aynı şeyi düşündüm. Bu sefer sen yaz.’

‘Yok be ya, oynayalım biz.’

‘Seneye lan. Söz mü?’

‘Benden söz. Senden?’

‘Deli misin? Şu işler bi bitsin...’

‘Tamam işte. Önümüzdeki yıl.’

‘Tamam işte. Seneye.’

  Bu son konuşmamız, bu sana son rastlayışım. Bi daha sefere - ki bu bi rüya da olabilir - bana şu zaman denilen şeyin sırrını bi anlatıver arkadaşım?

 

 

Zekai Müftüoğlu...

İki gece önce bana bi ödül verdiler Zekai ağabey. İnan çok isterdim duygularımı seninle paylaşmayı. Çok sevinirdin biliyorum, duyabilseydin bunu. Benim adıma  ve yıllarca benden daha fazla  - hatta benim yerime bile diyebiliriz - ‘evlat olma’ görev ve sorumluluklarını gönüllü olarak üstlendiğin babam adına. Hep huzur içinde ol.

Ve giderek uzuyor sayfa..

Tuncer (Necmioğlu) ağabey, Baykal (Saran)ağabey, Mehmet Akan ağabey, sevgili Ayşen Tekin, sevgili Mustafa (Aslan), Yıldıral Akıncı ağabey

Çok sarstınız yüreğimi,yaz dinginliğinde.

ve Meral Taytuğlu      

 

 

Ah kardeşim... Hiç karşılaşmamıştık ve de diğerleri alınmasın ama.. gözyaşı kolay akmıyor artık.. ve ben senin için ağladım. Bunun bir meziyet olmadığını biliyorum. Sevgi ölçüsü de değil.. ama ağladım işte evde falan tek başımakyen, arada aklıma geldiğinde. Belki de isyan yaşlarıydı ne bileyim... Solmamış yaprakların zamansız dökümüne..

Hepinizin ruhu şad olsun.

Bu sayfayı uzatmama imkanı yok mu?...

 

 

 

 

Tuncer Necmioğlu ve Zekai Müftüoğlu

‘İstanbul Efendisi’ provasında (1983)

 

Bir Mektup:

 

 

 

SAYFAYI UZATMANIN İMKANI elbette var!!!  Çünki Meral’in uzuuun uzun öyküleri var…

 

 

       Meral Taytuğlu, 1974 yılında İzmir’de dünyaya geldi. Babası polis memuru,annesiyse ev hanımıdır .Kendinden 1 yaş büyük ağabeyi vardır bir de. İlk okulu İzmir Balçova’da okumuştur. Lise öğrenimini ise Ankara’da tamamlamıştır. Uzun yıllar basketbol oynamıştır ama tiyatroyla tanıştıktan sonra,başka meslekte mutlu olamayacına karar vermiştir. Bu arada özel bir radyoda ( uzun yıllar yapmaya devam edecektir), sunuculuk yapmaya başlamıştır bile… 1992 yılında Bilkent Üniversitesi MSSF Tiyatro Oyunculuk Bölümünü tam burslu olarak kazanmıştır. Üniversite yıllarında da yine özel radyolarda ve TRT Ankara Radyosunda çalışmalarına devam etmiştir. Yani Meral hep çalıştı.Biz yaz tatillerinde sahillerde güneşlenirken O, çalışıyordu. 14 Temmuz 2006 gecesi de çalışmaktan dönüyordu yine…

      1997 yılında Erzurum Devlet Tiyatrosunun açılış oyunu Can Bebek’le, uzuuun ve soğuk geceleri olan Erzurum yılları başlamış oldu. Tam 8 yıl… Gittiğinde, 23 yaşında, henüz çiçeği burnunda genç kızken, 31 yaşında, hatta orada ağır şartlarda yaşamaktan ( hepimizde olduğu gibi) dolayı, daha olgunlaşarak geri dönmüştü ki hiç beklemediğimiz bir anda, hiç beklemediğimiz şekilde, hatta 15 temmuz günü O’nun ev telefonundan, benim telefonum çaldırıldığında   ’efendim Meral’  diye telefonu açtığım bir sırada kaybettik O’nu…

     Hayatının hiçbir dakikasını boş geçirmemişti…Hepimizden fazla sayıda oyunda rol almıştı Erzurum sahnelerinde…Hem de oyunu başından sonuna kadar götüren roller oynayarak!! Erzurumda, Van’da oyun oynamak, Ankara ve İstanbul’da oynamaya benzemiyor tabii !!!   Coğrafya şartları ağır olduğu için sağlık sorunları da beraberinde geliyordu…Rakım yüksek, oksijen az, hava soğuk, hatta oyunun genelevde geçiyorsa çıkışta seni götürmek için kapıda bekleyenlere rağmen,dimdik, ayakta, misyonunu taşımaya devam ediyorsun!!  Bizler, sezon kapanınca memleketlere, ailelerimizin yanına dönerken, O kalmaya devam ediyordu çünki çalışıyordu…Halkla iç içe yaşıyor ve Kültür Sarayında diksiyon kursları veriyordu..Validen Belediye Başkanına, avukattan öğretmene, esnaftan bankacıya, Erzurum’un her kesiminde Türkçemizin daha güzel konuşulması için ücretsiz olarak diksiyon dersleri veriyordu…TRT Erzurum Radyosunda ve özel bir radyoda program yapıyordu…8 yıl boyunca Erzurum’da sayısını hatırlayamayacağım kadar oyunda rol aldı ve 1 yıl önce Ankara Devlet Tiyatrosuna tayini çıktı.. Çoook hayalleri vardı.Evlenmek de istiyordu ama mesleğinden asla taviz vermiyordu…Koca dediğin akşam evine gelmeni ister, evde bir kap sıcak yemek ister… Çok istemesine rağmen evlilik hayalleri hep sonraya bırakılıyordu…

   Ankara Devlet Tiyatrosuna da hızlı bir geçiş yapmıştı. .Aynı sezon içinde 2 oyunda başrol oynuyordu.. Bir Yaz Dönümü Gecesi Rüyası( Helena), Elele( Francıs)..    TRT Ankara Televizyonu, Tanı Bakalım yarışma programında, Kanal A’da vizyon filmlerini tanıtan bir programda sunuculuk yapıyordu…

   Yine bir organizasyon şirketinin Festival programından dönüşte, acı bir trafik kazasında kaybettik Meral’imizi !!!

   Hatırladığım kadarıyla oynadığı bazı oyunlar:

  Can Bebek, Ellerimin Arasındaki Hayat, Kanlı Nigar, Genç Osman, Kader Kısmet Oyunu, Ben Anadolu, Düğün Ya Da Davul, Sevgili Doktor, Beğendiğiniz Gibi, Scapen’in Dolapları, Ay Carmela

 

 

 

 

                                                          

                                                                       MERAL TAYTUĞLU (1974 - 2006)

Yukardaki yazıyı yazan kişi;

Bu siteyi bulup bana ulaşan sevgili arkadaşı Azade Küçükaycan

 

                           NUR İÇİNDE YAT NUR YÜZLÜ MERAL

 

                                                        

  Yarınları Yakanlara                                                                            

Biliyor musunuz çok öfkelilermiş bize

Doğmasını engellediğimiz çocuklar

Yargılayacaklarmış üstelik

Ölü bir gezegenin  insanlık mahkemelerinde

Aleme ibret diye

Ve mahkum edeceklerdir kuşkusuz

Lanetleneyerek hatta

O hiç yaşanmayacak olan huzurlu gelecekte

O hiç yaşamayacak olanlar adil yargıçlar

Sakın takmayın kafaya

Gün bizlerin günü

Şu an iyiyiz, keyfimiz yerinde

Sonuç olarak yırttık  gene

 

 

Murat İlter -  Değerli bale sanatçısı kardeşimiz.

6 mayıs 1972..

 

YAPRAK DÖKÜMÜ

Sararıp dökülmeden önce kızaran yapraklar ki onlar
Şan verdiler ortalığa bütün bir sonbahar

Mevsim dönüp de yeniden yeşermeğe başlayınca rüzgar
Çıplaklığında o atın yine onlar koşacaklar
O çocuklar
O yapraklar
O şarabi eşkiyalar

Onlar da olmasa benim gayrı kimim var?

                                                     CAN YÜCEL

 

Bir şair de; “Meyva vermeyen tek ağaç darağacı demiş.

Meyvalar geç olgunlaştığı için galiba görememiş...

Gümüşlük’ lü dostlarımdan Ressam Ali Osman Gencer (Jesus)

Açılmayan telefonlara konuşan dostum... Bilinmeyen numaralar değildi bunlar... Gene de inanmış görünürdük...

Geçtiğimiz yaz Gümüşlük’deydik. Sırtındaki acı veren kütleyi aldırarak tahlile yolladı.

Bol bol Led Zeppelin ve Jimmy Hendrix dinledik o ara. Sonra kanser olduğunu öğrendi. King Crimson’ u da kattık yaz repertuarımıza. 2006 yazı öyle geçti. Bu yaz ise beden olarak yoktu aramızda. Ama hep andık.

En son geçen mart ayında görüşmüştük. Ortak arkadaşımız Güven’ le bana gelmişlerdi karlı bir pazar günü.

‘What The Bleep Do We Know!’ adlı filmin dvd’sini almıştı giderken, o akşam izlemek için.

Şöyle yazıyordu arka kapağında dvd’ nin;

‘Hayatınızı tamamen değiştirecek bir yolculuğa hazır olun.’

Dedim ya, görmedim bir daha Ali Osman’ ı.. Vedalaşamadık.

Aylarca araşmadık. Öldüğü gün telefon ettim. Uzun uzun çaldı.. Açan olmadı. Kızdım için için, cevap vermiyor diye. Sonra haberi geldi. Utandım kızdığım için.

“Hayatımızı tamamen değiştirecek yolculuğa hazır olalalım!”

İzleme fırsatı bulabilmiş midir acaba yolculuk öncesi, hayatımızı tamamen değitirecek olan belgeseli?..

Soramadım ki...

Ya da.. izliyor mudur şu an.. bir yerlerde...

 

 

 

 

      Muammer Esi ustamızı da yitirmişiz...                  Meğer iki ay olmuş..

                       Ruhu şad olsun.

               

            1919 yılında İstanbul’ da doğdu. 1948 yılında Ankara Devlet Konservatuvarı Opera bölümünden mezun oldu.

            Devlet Operası ve Devlet tiyatrosunda oyuncu olarak önemli roller oynadı, idarecilik yaptı, konservatuvarlarda öğretim üyeliği yaptı ve bir çok sanatçının yetişmesine katkıda bulundu. Bas sese sahiptir.

            Benim bulabildiklerim, 1945 yılından 1963 yılına kadar oynadıkları. O da sayıları çoktan tükenmiş olan eski bir tiyatro ansiklopedisinden... Başka da derlenmiş bilgi yok pek. Ben bulamadım.

            1945; Faust, 1948; Carmen, Figaro’ nun Düğünü, Madame Butterfly, La Bohéme, 1949; Faust, 1950; Rigoletto, Yarasa, 1952; Sevil Berberi, Güzel Helena, Gölgeler, 1953; Korsanlar, Kerem, Fatih, Tosca, 1954; Lady Frederic, Tanrıdağ Ziyafeti,Tanrılar İnsanlar, 1955; Paganinni, Maskeli Balo, Montsarrat, Tilki, Oğuzata,1956; Son Durak, Yaz Bekarı, Genç Osman, Tahta Çanaklar, 1957; Üçüncü Selim, Aşk Acısı, 1958; İki EfendininUşağı,Kraliçe Ve Asiler,rehin Sandığı, Oturma Odası,1959; Kral Oidipus, İkiz Kardeşim David, 1960; Caligula, 1961; İnsansızlar, Hayvanat Bahçesi, 1962; Macbeth, Nasrettin Hoca, 1963; Göç

            Yukarıda temsillerin sadece başlangıç yılları yazmaktadır. Çoğu temsil yurt çapında uzun turnele birlikte kaç sezon sürmüştür. 1963 sonrası çalıştığı eserleri araştırıp yazacağım. Tahminimce en az yukarıdakiler kadardır.

            Ben kendisiyle ‘Julius Caesar’ oyununda çalışma fırsatı buldum. Muammer ağabey Caesar’ dı. Bense onu katledenlerden birini oynamaya çalışan çaylak.. İsmi bile yoktu oynadığım rolün. Kalabalık işte.. Aradan biri.. 1985 yılıydı.

            Şablon mersiyeleri andırması ihtimaliyle tedirginlik yaşasam bile, söylemeden edemeyeceğim: Gerçekten örnek bir ağabey ve de örnek bir meslek adamıydı. Gerçekten gurulu., gerçekten mesafeli, gerçekten sevgi dolu, mütevazı ve de gerçekten tertemiz yürekliydi.

            Yok ettiklerimizdendi. Neslini tükettiklerimizdendi. :(

            Oynadığı oyunları özellikle koydum. Arada açıp bakacağım. Ve saygıdeğer meslek ağabeylerimizin bir zamanlar tek bir sezonda kaç oyun oynayıp, kaç turne yaptığını göreceğim.. ve de tek oyunla sezonlar geçirip yorulduğumu hatırlayacağım.. ücretlerin azlığından falan yakındığım gelecek aklıma.. utanacağım. Belki de çoğumuz adına utanacağım. Ama her seferinde biraz daha saygı duyacağım Muammer Esi’ ye ve rahmetli eşi, Devlet Operası sanatçılarından mezzo soprano Neriman hanıma.. ve de bütün ağabey ve ablalarımıza.

            Hepimiz adına ise vicdanım sızlayacak bu sayfayı her açtığımda. Yalnız ve ihtiyacı olduğu günlerde kapısını hiç mi hiç çalmadığımız, onu anılarının sessizliğine mahkum ettiğimiz için. yüreğim sızlayacak. Rahmet okuyacağım hepsine, ‘vefakar’ tiyatro ailemiz adına...

            Finali belirsiz bir maratonda gibiyiz, bizler; henüz hayatta olanlar. Bütün sevdiklerimizle birlikte koşuyoruz. Bize el verenlerle. Ne miktarda ve de hangi nedenle olursa olsun, hamurumuza katkıda bulunanlarla.. Ama öylesine kaptırmışızki kendimizi kendi adımlarımıza, kulvar dışı kalanları farketmiyoruz bile. Ne koştukları esnada, ne de koşudan çıktıkları zaman.. Belki bir an için çeviriyoruz başımızı, bir an bakıyoruz, bir an içimiz sızlıyor. Sonra?.. Sonrası varsa yoksa kendi adımlarımız. Bu denli kör bi koşu sonucunda mı ulaştık acaba yaşadığımız şu günlere?.. Yoksa sonradan mı karardık?.. Birdenbire?.. Bilemiyorum.

                                                                       c.c  7. Ekim. 2007

 

 

          1957. ‘Tahta Çanaklar’. Muammer Esi, Muazzez Kurtoğlu, Gülgun Kutlu ve Yıldırım Önal.

 

        Muammer Esi meslek hayatı boyunca Devlet Tiyatrosu’ nda 52 oyunda, Devlet Operası’ nda  20  eserde çalıştı. 3 Orotoryo’ da, 19 Senfoni’ de söyledi. 3 yabancı, 2 yerli müzikalde oynadı.

        (Kaynak; Vedat Demirci; ‘Alnında Işığı İlk Hisseden Tiyatro Sanatçılarımız’. 1999.Doğoş Otomotiv ve Volkswagen’in katkılarıyla hazırlanmış iki ciltlik özel bir kitap. Bulabilirseniz muhakkak edinin. Bizim kuşağı yetiştiren ve çoğu artık rahmetli olan, isimli isimsiz bir çok ustayla yapılmış özel söyleşiler içeriyor.)

         

                    

                                         1957. ‘Tahta Çanaklar’. Muammer Esi ve Yıldırım Önal.. Yönetmen: Mahir Canova

 

 

 

güle güle Canan...

 

 

Sizin ilk görüşte; “Nereden çıktı karşıma?” dediğiniz, ardından da kanınızın acaip ısındığı bir kişi oldu mu hiç? Benim oldu. Bir kez karşılaştık, sonra da bir daha hiç görmedim.                                                                                                               

Altı ay önce, Gümüşlük’ den dönme hazırlığı yaptığım sıralardaydı. Turgutreis elektrik idaresinin önündeki kuyrukta - bu gibi işlere çok bi bayıldığımdan - sinir içersinde, elimde elektrik faturası, ödeme yapmak için bekliyordum. Derken veznenin iç bölümüne kasketli, güneş gözlüklü, yüzü bütün yazın güneşiyle bronzlaşmış, yaşlıca ama dipdiri bir bey girdi. Elindeki faturayı ve parayı veznedarın önüne koyarak, bir genel müdür edasıyla şöyle dedi;          

“Sen şunları bir ara hallet, ben yarın sabah uğrar alırım.”

Tam ayrılacağı sırada ise gözü kuyrukta bekleyenlere takıldı ve ansızın beni fark etti. Uzun uzun baktı. Ben de içimden ; ”diziden tanımıştır”  diye geçirip, “elektrik sırasında yersiz bir geyik dönmesin” düşüncesiyle, başka taraflara yönelttim bakışlarımı.

“Siz aktör müsünüz?” diye seslendi, oldukça sert bir biçimde.

Döndüm, baktım bir an...

“Evet evet, size söylüyorum!” diye yineledi; “Bakınmayın sağa sola. Siz! Aktör müsünüz?”

Ne diyeceğimi bilemedim önce. Hani; “Öyle olmaya gayret ediyorum” desem, ne alaka şimdi, “Hayır, değilim” desem hiç olmaz, “Evet” çıktı ağzımdan.

Gene baktı uzun uzun, ardından şöyle dedi;

“Utanmıyorsun değil mi?”

Bir an sırada bekleyen herkese rezil olduğumu hissettim. Neden utanmıyordum acaba? Aktör olduğum için mi?.. Yoksa cevabımı çok mu küstahça mı bulmuştu?.. “Aldık başımıza belayı” diye düşünürken, sürdürdü konuşmasını.

“Hem benden bakışlarını kaçırıyorsun, hem de utanmadan aktör olduğunu söylüyorsun! Hiç yakıştıramadım sana. ”

E madem öyle dedi; ben de sesimi onun ses düzeyine yaklaştırayım da, hiç de kötü bir niyetim olamadığını biraz daha yüksek tonda ifade edeyim.

“Bir kere ben söylemedim, siz sordunuz. Ayrıca takmışsınız koca gözlükleri, geçirmişsiniz kasketi, önce ajan gibi dalıyorsunuz içeri, sonra da durduk yere bana bulaşıyorsunuz.”

“Teessüf ederim?”

“Hayırdır, niye?”

Bir hamleyle çıkardı gözlüğünü;

“Ben Senih Orkan! Ben ağabeyinim senin!”

“İşte asıl şimdi rezil olduk.” diye düşündüm. Hiç karşılaşmamıştık ama tanımaz mıyım?...

“E baştan söylesene şunu be ağabey” dedim, o ansızın fırladı vezneden dışarı, ben bıraktım sırayı, sarıldık, elini öptüm, yanaklarımı öptü, sanki kırk yıllık dost gibi kaynaşıverdik. Uzun bir süre ayaküstü sohbet ettik meydanda. Vezne paralar ödenmeden kapandı, gelen geçen sohbetimize ortak oldu, telefon numaraları alındı... Birdenbire sanki  yıllardan beri tanışıyor gibi olmuştuk.

Ve bir yaz sonra araşmak vaadiyle sarılıp vedalaştık.

“Allah’a emanet ol oğlum” diyerek el salladı ayrılırken. “Seneye geldiğinde tanıyacaksın değil mi ağabeyini?”

“Tanımaz olur muyum?”

Bu sabah gazetede okudum. Vefat etmiş Senih Ağabey. İçim çok bir cız etti ve ansızın yazmak istedim.

Senih ağabey, o kısacık zaman dilimi içersinde bana; sanat denen güzelliğe bulaşmış kişilerin gönülden akraba olduğunu öğretti. 76 yıllık hayat koşusunda ise kimbilir neler öğrendi ve neler neler öğretti.

Hayatımdaki uğurlu raslantılardan biri işte. Tabi raslantıysa...

Nur içinde yatsın.

 

  “SON KÖTÜ ADAM DA ÖLDÜ

Türk Sineması'nın özellikle 1960'lı yıllarına damgasını vuran, emektar oyunculardan, bir süredir akciğer kanseri tedavisi gören 76 yaşındaki Senih Orkan, Bodrum Turgutreis'te yaşamını yitirdi. 1960- 1990 yılları arasında 200'e yakın filmde ve çok sayıda tiyatro eserinde rol alan Orkan'ın ölümü üzüntü yarattı.” Yaşar ANTER/BODRUM (Muğla), (DHA)

www.hurriyet.com.tr/kultursanat/8334354.asp?gid=62&sz=65109

 

 

Sonu olmayan bir dostluktu... Başlangıcı da yoktu.. Hepsine birlikte başlamıştık iyi kötü, iyi kötü ne varsa hayatta... Önümüz berrak, yolumuz uzun sandık, meğer resimmiş her şey... O sonsuzluk, o müzik ve o mavilik... Suskun bir grinin yansıması gibi.

Hoşçakal dördüncü kardeşim... Hiçlikte buluşmak umuduyla.

13.Mart. 2009. Cuma

 

Erkan Kocagil (1955 - 2009)

Bir akşam gelseydin de otursaydık başbaşa, şöyle konuşup eskilerden, efkarlansaydık sabahlara kadar, yıllar sonra.. gidecek yerde.. be kardeşim..
 

Ne güzel şeyler paylaştık seninle...

Gençliğimizi, arkadaşlarımızı, akrabalarımızı, kardeşlerimizi, yitirdiklerimizi, kazandıklarımızı, cenazelerimizi, sonradan gelenlerimizi, paramızı, hayallerimizi, bekar evlerimizi, okul avlularımızı, sırlarımızı, şakalarımızı, şarkılarımızı, şaraplarımızı, harçlıklarımızı, aşk çıkazlarımızı, aşk mektuplarımızı, umursamazlıklarımızı, gençlik nutuklarımızı, sebepsiz hüzünlerimizi, özlemlerimizi, yaz rüzgarlarını, Ankara sokaklarını…

Başı yetmişle başlayan bütün bin dokuz yüzlü yılları, ve o yıllardan kalan bütün fotoğrafları.. az sey mi?...
 

Şöyle oturup bi yad etseydik be kardeşim.. ne vardı gidecek..
 

Hayatın bizi götürdüğü köşelerden havadisler verseydik birbirimize, neler yaptık bunca yıl, nelere, nerelere takıldık.. bi dertleşsydik şöyle.. 
 

Hastalık duygusal yapıyor insanı, aklına en sevdikleri gelince gözleri doluyor hemen. Ben seni bu gece her zamakinden biraz daha fazla andım kardeşim.. belki de sırf bu yüzden… 
 

Ama hiç mi hiç unutmadım, bilesin..
 

Sadece ukde kaldı içimde, el bile sallayamadan farkı duraklarda inişimiz ve son kez derleşemeyişimiz bu karanlık tünelde, bu loş ışıklı duraklarda.. 
 

12.Aralık. 2009

       Makbule Aysu ve Mahir Canova (1965)

                               Makbule Aysu (29mart, 2010)

"Yaşam; aldığın nefeslerin sayısıyla değil, nefesini tuttuğun anların sayısıyla ölçülür" G. Carlin (102 yaşında bir ihtiyar).. ve bugün ailemizin en yaşlı çınarı, halam öldü.. onu her telefonla aradığımda tutardı nefesini.. huzur ve nur içinde uyu .. hep ama hep... sonsuza kadar.29.mart.2010

[civan canova]
[
index]
[
Özgeçmiş]
[
Oynadıklarım]
[
Oynanan Oyunlarım]
[
OGUZ ATAY ODULU]
[
MAHİR CANOVA]
[
Annem]
[
kardeslerim]
[
Albüm]
[
Benim Sakladıklarım]
[
Tuna'nin Korsanlari]
[
Sacmalamalar]
[Yitirdiklerim]
[
Bir Mechul Asker]
[
Son sayfa]