How wonderful life was, while you were all in the (my) world...

Bu sayfada baş köşe yoktur

Sizler güzel insanlardınız

Sizler doğru sözlüydünüz

Sevgili yitirdiklerim; hepiniz doğuştan badem gözlüydünüz

Burada adı geçenler  benim için çok özel insanlar..

Yoksa o kadar çok yitirdiğim var ki  saymakla bitmez..

Bir de yaşarken yitirdiklerim var.

Allah onlara çok uzun ve çok huzurlu ömürler versn.    

Aşağıdakilere gelince,

İyi ki ışıldadılar hayatımda

 ve de bu gezegende...

 

Natıka Sencer (1912 - 2003)  Naane’m

Tutmuş ellerinden çocukluğumuzu      Çantasında  anılar                            Sanki Yıldız’ lara  yürür                  

Gökten üç elma düşer                             Masallar susar                               Sanki ‘anaane’ ler de ölür.                                                                       (6.Nisan.2003)

(Yukardaki ‘Yıldız’ aynı zamanda teyzem olur.)

Mehlika Can  (1922 - 1974) ‘Nono’

Sesin halka halka ilerliyor evrende

Evrende kahkahan...

Gözyaşlarınsa yağmur olmuş, deniz olmuş

Çağlayan...

(10.Mart.1974)

Leman Ertükel  (1912 - 1997) Cicianne’m

    ‘Derken  cicianne belirdi düşünde.
    ‘Hoş geldin yavrum.’ diyerek gülümsedi cicaanne. Ardından, ansızın ağlamaya başladı. ‘Çok özledim seni.’
    ‘Ben de cicianne’ciğim. Ben de çok özledim seni.’
    ‘Göl kıyısına gidelim mi birlikte?’ diye sordu cicianne. ‘Demlemişlerdir çayı...’
    ‘Kimler?’
    Gülümsedi. Sustu. Gene gülümsedi.. Sonra yaşlı gözleri, derin maviliklere daldı. Mırıldandı. ‘Birer de sigara yakar, güneşin batışını izleriz.. Ya da doğuşunu..   ’’  Köfte Yürek’ den..
     

‘ Evin salonu pazar yerine ve boklu dereye bakardı. Yerler taştı. Arkadaki iki odadan birinde ben, anaannem ve ablam, diğerinde ise ciciannem yatardık. Yirmi dört yaşıma kadar yazı masam olmadı benim. Arka odada, bahçeye bakan pencerenin önündeki singer marka dikiş makinesinin üstünde yapardım ödevlerimi. Şiirler karalardım arka bahçedeki kömürlük kapılarına ve çam ağacına bakarak. Sonra ciciannem emekli olup işçi mahallesinde tek odalı, küçük bir ev aldı kendine. Ablam onun odasına geçti. Biz anaannemle hep aynı odada yattık geceleri. Karşılıklı yataklarda. Tuvalete kaltığımda hemen aralardı gözlerini. Bağırsaklarımdaki gazı bile duyar, gecenin bir vakti, başı yastığında, laf yetiştirirdi tuvalete. ‘Keşke yemeseydin o erikleri.’.. Delikanlı çağımda, geç vakit eve döndüğümde, pencerenin önünde bulurdum anaannemi. Ben dönmeden yatmazdı. İçki içtiğim gecelerse küser, sabah gözümü açar açmaz nasihate başlardı. Bu nedenle de sürekli içerdim. Yorgan altı çapkınlık düşlerim, onun tavşan uykusu yüzünden kabusa dönüşürdü.’

                              Köfte Yürek’ den..

‘Komik kadın şu Nono. Bir önceki yılbaşında tuvalet dikmişti kendine, eski perde tüllerinden. Elinde mikrofon gibi tuttuğu ucu telli tornavida, kafasında tüller, pür makyaj konser vermişti evde toplanan arkadaşlarına. Çocuk da darbuka çalmıştı kendince, Nono ‘Ben Küskünüm Feleğe’ şarkısını söylerken. Salonun bir köşesini sahne yapmışlardı. Anaanne de kendine palyaço elbisesi dikmiş, yüzünü gözünü boyamış, ama sahne almasına fırsat kalmadan sarhoş olan büyük enişte içine etmişti gecenin.   Nono ‘Bir İhtimal Daha Var’ şarkısını söylerken, Sofranın ortasına kusuvermişti içtiği şarapları. Komşular apar topar dönmüşlerdi evlerine. Nono da çocuğun darbukasını kaptığı gibi kafasına geçirmişti kocasının, ‘Mutlu yıllar hayvan herif!’ diyerek..’

                                       Köfte Yürek’ den..

Ertesi sabah, ablasının sesiyle uyanıyor.
‘Kalk hadi.’
Aralıyor gözlerini. Başı zonkluyor. Öfkeleniyor uyandırıldığı için. -
‘Ne var ya. Ne uyandırıyorsun.’ diye bağırarak üste çıkmaya çalışıyor. ‘Bi rahat yok be şu evde!’
Ağlamaya başlıyor abla ansızın. Hıçkırıklara boğuluyor.
‘Ne var? Ne zırlıyorsun? İçtikse içtik!’
‘Nono..’diyor abla. ‘Öldü.’         

                                                                       Köfte Yürek’ den

babam...

Mahir Canova (1915 - 1993)

‘ O günlerden birinde Kadıkale’ye, babama telefon etmiştim hatırını sormak için. Amacım hem hatır sormak hem de araba aldırma projemin ön konuşmasını yapmaktı. Öyle ya, yolun yarısını çoktan geçmeme rağmen henüz bir arabam olmamıştı. Içkiyi de bıraktığım için, motorize olmanın zamanı geldi artık, diye düşünüyordum. Oradan başlayacaktim değişime. Önce araba ve trafik sorumluluğu , sonra yeni bir ev, sonra başka sorumluluklar. Baş desteğim babamdı bu konuda.Çevirdim telefonu.

‘Nasılsın baba’cım?’
‘Yetiş oğlum ölüyorum’

.......

‘Babamı gördüm sonra düşümde.. 1992 temmuzu. Babam şeker komasina girmis. Sonradan bizim yatacağımız odada, yatağında yatıyor. Ben baş ucundayim. Sol kolum sarılı.. Sekiz dikiş var kol damarlarımda.’

SEVDİKLERİMİN YAKA RESİMLERİ

TURGUT SAVAŞ

Numan Tala Pakner

(1950 - 1997).

Şu an dönüp bakabiliyorsa ardına, başını eğmeden... Ve de gururlanabiliyorsa bir nebze de olsa  incir çekirdekleriyle, gözleri dolsa bile ... Bil ki şükrediyor  bozkır lodosunda  vurgun yemiş  o küstah  balık, Turgut abi’sine..

M.Canova,  N.Tala Pakner

Vay be güzel abim be.. acelen neydi?’..

Nereye gidiyo bu otobüs???

Bu kadarcık mıydı muhabbetimiz??? :(((((((

“Menekşeler vardı bu saksıda. Mor menekşeler. Öyle güzeldiler ki, baktığımda doğanın güzelliğini düşünürdüm. Doğanın yüceliğini. Yüceliğin erişilmezliğini, erişilmezliğin büyüsünü, büyünün sırrını... İnsanın küçüklüğü de gelirdi aklıma. Bir zerre bile olmayışı boşlukta. Menekşelere baktığımda bunlar takılırdı kafama.
Sulamaya kıyamadığım menekşeler vardı, vallahi vardı bir zamanlar, bu lahit misali saksıda. Buram buram yaşam, için için insan kokan mor menekşeler.. Dipdiriydiler. Sonra bilmem neden, hani ‘ölmek’ derler ya adına, kimseye belli etmeden, ölüverdiler.
 

“Belki uzun uzun baktım diye.. Ya da nazardan. Sudan ya da.. Belki de susuzluktan... Ya da her ölümün sudan da olsa bir bahanesi olduğundan, kurudular, kayboldular.
Vesikalık resimleri yoktur cüzdanımda. Doğum günlerini de hatırlamam.. ve de ağlamam çaresiz ölümlerine menekşelerimin.
 

Gene de düşlerime girer bazı geceler mor menekşeler. Konuşurlar benimle.

Ve de şöyle derler,
‘Doğanın yüceliği, yüceliğin erişilmezliği, erişilmezliğin büyüsü, büyünün sırrı... Takma kafana bunları. Bak saksıya ve bizi  düşün.’
Menekşeler var hala. Ve de yaşıyorlar.”

 

Yeşil gözlü öğretmenim,

Ne yazık ki bir fotoğrafınızı bulamadım. Şükürler olsun bana öğrettiğiniz A’ lara, B’ lere, C’ lere...           Her ne kadar zamanında içime serpmiş olduğunuz korku tohumlarından kurtulmak kırk yıl sürmüş olsa bile; değil kırk yıl, dört yüz yıl köleniz olurum. Nihayetinde ortaya çıkan bu malı sevdim ben :)                Ben sizi; bize yaşattıklarınızla değil, öğrettiklerinizle ve de hep hatırlamak istediğim şekilde hatırlıyor, huzurunuzda saygıyla eğiliyorum.                                                                                                                   Bazan; “ keşke ben de her çocuk gibi, ilk aşkı, ilk öğretmenimin gözlerinde yaşasaydım “ diye geçer içimden. Ama  o zaman da  belki hayatla ilgili seçimlerim daha farklı olurdu. Oysa söyledim ya;  ben memnunum neticeden.

Allah gani gani rahmet eylesin öğretmenim.

Ruhunuz şad olsun.

İsmail’ imiz... (doğumu : 17 Ekim. 1966)            

 

Sadık Karataş

Ankara Devlet Konservatuvarı ‘ nıdan mezun olanlar, içleri buruk ama gülümseyerek ve sevgiyle hatırlar onu..

Yetişemeyenlerin ise muhakkak kulağına çalınmıştır hikayeleri.

Can Gürzap hocamızı ve rahmetli Muammer Çıpa ağabeyimizi, okula ilk kez öğretim görevlisi olduklarında, nasıl elinde süpürgeyle önüne katıp da avludaki öğrencilerin gözü önünde dört döndürdüğünü... Cüneyt bey sahne dersindeykenen elinde çay tepsisi, dudağının kenarında izmariti, nasıl fütursuzca dekorlarn arasından sahneye daldığını, laf yetiştirdiğini... Sahnedeki Antonius ve Kleopatra adayları arasında dolaşırken onları çaktırmadan süpürge  sopasıyla nasıl dürttüğünü...

Biz mezun olduktan bir kaç yıl sonra emekli olmuş. Altan kardeşimiz, Ankara Sanat Tiyatrosu’ nun çay ocağına almış ‘Sadıh Emmi’ yi, ek bi geliri olsun diye..

Ve tiyatronun tatil olduğu günlerden birinde...

Sırf dostlarını özlediği için, Çubuk’ daki evinden ocağına doğru yola çıktığında...     

Bir yolcu otobüsü, kendisinin sahnedeki oyuncuların arasına dalması misali dalmış hayatına..  Sadık ağabeyimizin.. aynı fütursuzlukla.         

Büyüklerimizin ve de biz orta kuşağın anılarında her zaman ışıldayacak. Umarım cennete de  aynı biçimde dalmıştır..

Anneanem yitirmiş seni. Annem, teyzem, nonom, dedem yitirmiş. Bense yetişememişim sana. Dedeme de yetişememişim. Ne demekse yetişmek?.. Gene de ailemizin bir parçasıydın her zaman. Ya da duvarda asılı resimlerine baktıkça öyle sandım.

Ben doğana kadar büyümüş olabileceğini düşünerek, ’teyze’ dedirtmişler. Oysa altı yaşındaymışsın  bedenini kaybettiğinde.

Dedem yatağa girmemiş sen öldükten sonra, yatak topraktan daha sıcak diye.. Anneannem bukle bukle saçlarını sakladı ardından, tam elli beş yıl.  Annemse küçücük mutluluklarında bile hep suçluluk duydu, senin çektiği acıları aklına getirerek..

Bense.. hiç görmemiş olsam bile, hep avutmak istedim seni, kendimi bildim bileli.

Tanrı kızmasın ama.. hatırlamak ve de var etmek istedim.

Hani olur ya, uzaklarda bi teyze. Adı geçer ara sıra evde. Bir zamanlar yaşanmış her güzel anıda  o da vardır. Ya kahramanıdır olayın, ya da oturuyordur bi köşede. Ama hep vardır. Böyleydin işte.  Bu nedenle de, sürekli ışıldadın hayatımda. Bi şeyleri yarım bıraktığını düşündüm hep. Hayatın acımasızca koparıp aldığını düşündüm elinden,  doyasıya yaşaman gereken günlerini. O zamanlar bilmiyordum Filiz teyzeciğim; hayatın prensip olarak hiç kimseyle herhangi bir sözleşme yapmadığını...

 

Kollarından sıyrılıp, eğer uçmamış olsaydın  cennete

Belki de iç geçirmeyecekti anneannem

Açarken perdelerini her yeni doğan güne                                                     

Gün batımı izlercesine            

                                                                                          

                                                                                               Filiz Sencer (1943 - 1949)

     Nihat ağbeyim (Akçan)

         (1926 - 2005)

    (Çok severdim.. O da beni öyle... Benim müzmin vefasızlığım nedeniyle kopmuştuk.. Ruhu şad olsun.)

                                             Muazzez Kurtoğlu                Haluk Kurtoğlu

Muazzez hanım hocamız. Babamın dostu, kardeşi, sınıf arkadaşı...

Haluk ağbey ise ağabeyimiz, ustamız, arkadaşımız, sırdaşımız, öğretmenimizdi. 

Yukarıdaki fotoğraf  ‘Tahta Çanaklar’ ın provasından. Oyunun öbür fotoğraflarında, allah selamet versin, Muammer ağabey (Esi), Gülgun Kutlu hanım ve rahmetli Yıldırım Önal da var. Bu fotoğraflara her bakışımda ilk dikkatimi çeken, tenlerinin rengi oluyor.  1957  yaz sonu olmalı. Hapsi dinlenmişler, yanmışlar ve provalarına başlamışlar. Sonra da kim bilir kaç sezon  dopdolu salona oynamışlar.  60 ihtilali öncesi. Ankara. Bu insanlar, bu ülkede seçkin bir tiyatro seyircisi yetiştirmek uğruna ömür tükettiler.  Karşılığında iyi mi yaşadılar? Az çok itibar gördüler. Ne güzel.  Zaten hiç bir zaman maddi bir menfaat beklemediler ki.   Haluk abimiz son günlerine kadar setlerde koşturuyordu, geçim uğruna. Ama iki arada, hala inatla, meslek dersleri veriyor, öğrenci yetiştiriyordu. Türkiye’ nin dört köşesine tiyatro götürdüler. Tiyatro görme imkanı olmayan, radyo ile yetinmek zorunda kalanlar ise, çeşitli dünyalara daldılar onların sesiyle. Bu günün yaşlı ve orta yaş kuşağı tiyatro severlerinin, aydınlarının, öğretmen ve sanatçılarının yetişmesinde kuşkusuz payları büyüktür. Pek de suya atılmamış galiba imzalar..İşte bu nedenle de, önemli değil aslında ölüm tarihleri...Aslında hiç birinin yok... Gerçi daha sonraki hayatlarını ayrı ayrı sürdürdüler ve de mesleki açıdan birlikte anılmaları gerektiren bir durum olmayabilir, ama evlatları Cem’ i kardeşim gibi bildiğim için, sanırım onun duygularına benzer bir ruh hali içersinde koydum bu iki değerli insanı yanyana.

  Nur içinde yatsınlar.

* Muammer ağabey ben bu sayfayı hazırlarken hayattaydı. Son eklediklerim de öyle.

Fatih Aruoba (1955 - 2004)

   Haiku’ vari Requem 

Düşünüp sustu
Konuşmak üzereyken   Sıkılıp gitti                                          civan
 

 Azmi Örses ağabeyim...            (1916 - 1989)

       Hani tütün getirmiştin bana dağlardan toplayıp, babamdan gizli? Attın kafadan diil mi?.. Sonra da bana görünmemek için öldün ertesi gün.. Yok kalbi ağrıyormuş da, yok kaz ciğeri yemişmiş akşam da, ondanmış da... 

Biz de yedik.:((((((((((((((((

67’ de de yapmıştın aynı şeyi. Yok bana plak getirecekmiş de...

Ben de yeni aldığım çamaşır makinemi gösterecektim Yüksel ablamla sana..

sen bilirsin:((((((((

Kerim ağabey.. (Afşar) (1930 - 2003)

 Ne müthüş bi gururdu biliyor musun Kerim abi, 19 yaşında bir konservatuvar öğrencisinin,

‘Ben Kerim Afşar’ la aynı filmde oynadım diyebilmesi...

39’ unda ise; ‘Benim yazdığım senaryoda, ‘O’ oynuyor’ diyerek koltuk kabartması...

sana sığınarak kendini bi halt sanması...

Nejat Boren ...

‘Arkadaş’ filminde oynadığım yıl, Ankara Opera binasının önünde önümü keserek, ‘Utanmıyor musun elalemin lastiklerini patlatmaya piç kurusu!’ diye azarlamıştın beni :)  Sonra da sarılıp öpmüştün yanaklarımdan kemiklerimi çatırdatarak.. O gece anneme olayı anlattığımda, ’ Biz Nejat’ ı  bebekken parkta pusetle dolaştırırdık.’ diyince de,  travmam ikiye katlanmıştı. O heybetli cüsseyi pusetin içersinde tahayyül etmekte oldukça zorlanmıştım.     

Bi keresinde de  AKM koridorunda Gönen’ le ikimizi  kolumuzdan çekip piyanolu odaya kapatmış, piyanonun karşısına oturtmuş ve de arya söylemiştin saatlerce..        (ne bileyim, ya da bize öyle gelmişti :))

Dayı yadigarı woswos’unla gezdirirdin hepimizi, altı yedi kişi, boğaza falan götürürdün şaka yollu homurdanarak.. Çünkü her arabana binişimde kapı kolu elimde kalırdı. Karını çok severdin. Anlatırdın durmadan. Bayardın hatta. Geç yakaladın mutluluğu be abi. Sonra da 95 yılında, biz ‘Yeşil Papağan’  oynarken, gidiverdin.. Ölüm tarihini biliyorum. Bir hafta önce yandaki resmi çektirmiştik çünkü..  Sen, canım sıra arkadaşım Gönen, ben, espri olsun diye..   

Doğumunu bulmak için bakmadığım yer kalmadı internette. Bulamadım. Keşke başka ülkede yaşasaydın diyesi geliyor insanın.  Ben nasıl özlemem seni be,  Nejat abi?...

“... ... ... ”

Cevap yok..

Huzurlu uyu... Kainatın en güzel aryalarını söylesin sana doğa, ninni diye.  cc

Suha Tuna

Dev cüsseli, çocuk kalpli, güzel ağabeyimiz..  Usta tiyatrocu. Seni iki kelimeyle geçiştiremem Suha abi.. Bi gece oturup sayfalarla anlatmam gerek..

En sevdiğim evim.. Eylül. 98 - 28.9.2000

Burçak.. (Çerezcioğlu) (d. 15.5.1979)

Senin yazın çok uzun olacak minik bebek, bi gitse parmaklarım harflere...

Naif Yümlü (1938 - 2003)

Bazı arkadaşlarım merak etti senin hayatımdaki yerini.. ve de bu sayfada neden yer aldığını. Kendime saklamıştım nedenini. Bir yıl sonra yazıyorum işte.

15.Temmuz.1991’ di tarih. Üzerimde pijamalarla taksiden inmiştim Taksim’ de, cebimde beş kuruş para yok, kimlik yok...

‘Bir dakika bekle, hemen geliyorum’ diyerek atlamıştım arabadan, Sıraselviler’ in başında. Ev Bebek tarafında. Adam zaten tedirgin, dikiz aynasından kesip durmuş yol boyunca pijamalarımı. Para bulamazsam yandım.

‘Taburcu oldum.’ diye kandırmıştım taksiciyi, Amatem’ in önünde. ‘Ailem trafiğe takılmış, bu yüzden gecikeceklermiş. Beni evde bekliyorlar.’ diye yalan uydurmutum. O sabah Amatem’ de karar vermiştim hayatımı değiştirmeğe. Ama tek başıma.. Ama önce buradan kurtulmak gerek. Sonra eve ulaşmak.. Eve ulaşmak içinse taksi parası bulmalı. Sonra yemek parası, berber parası... 

Hani büfe işletirdin sen o caddenin başında. Komşuyduk; tiyatromuz ve senin büfen.

‘Cimri’ derlerdi bazıları senin için. ‘Günahını koklatmaz.’ falan derlerdi. Oysa sadece prensip sahibiydin. Ve de gönlün bunu söyleyenlerden daha zengindi. Veresiye sevmezdin. Parayı görmeden  bi kibrit bile vermezdin mesela. Ama rahmetli babam karda kışta provadan yorgun çıkıp da, bi nefes almaya dükkanına girdiğinde, kahve ısmarlardın ona. Hal hatır sorar oyalardın. Hatta bi keresinde yoldan çevirip, ‘Şu kasaya bi göz kulak oluver.’ diyerek, dükkanı emanet etmiştin bana, kapıya kamyonla mal geldiğinde. Ve de çok mutlu etmiştin beni bu ince davranışınla. O içkili halimle bile dürüstlük konusunda güven telkin eden bir insan olduğumu düşünmüş, gururlanmıştım için için. Galiba anlardın adamı gözünden. Niyetini sezerdin karşındakinin.

O gün taksicinin şaşkın bakışları arasında senin büfene girdim pijamalarla.

‘Naif abi paran var mı?’

‘Ne parası!!??

‘Kaçtım.’ dedim. Nefes nefese anlattım olup biteni. ‘Ben hastanelerde yapamam.’ dedim. ‘Ben eve ulaşmalıyım. Ben kararımı verdim artık.’

‘İçki yok ama değil mi?’ diye sordu.

Yemin ettirdi içmeyeceğime dair. Sonra elini kasaya attı, bir demet banknotu avuçlayarak uzattı önüme.

‘Al şu parayı, başını belaya sokmadan git evine, temizlen, toparlan, kendine gel. Maaşını alınca ödersin. Hadi yolun açık olsun.’

Kendime gelişimde senin de payın var Naif ağabey..

 Naif ağabey, ruhun şad olsun...

 

Bye bye love... :(

 

(‘insanseverler derneği’ ayaklanmasın diye seni sona koymuştum. Resmini bulamadıklarım ve sonradan eklediklerim oldu ama gene de  yerini değiştiremedim. Sonradan eklenenler benden daha fazla severlerdi canlıları. Bu nedenle onlar açısından bir sorun olacağını sanmıyorum. Bana gelince, yüreğimdeki yerin sabit zaten. Zekan bir insan zekası ile boyu ölçüşemeyebilir. Nedir ki zeka? Yüreklerini sadece ‘üstün tür’e açanlar da pek anlam varemeyebilir, senin bu sayfadaki varlığına. Ama varsın işte.