|
Birinci Gün
“Kitap geldi!” diye seslendim.
Tuna sahilde yeni tanıştığı arkadaşı Şeker’ le oynuyordu. Hemen duydu sesimi. Sevinçli bir çığlık patlattı.
“Duydun mu Şeker! Kitap gelmiş nihayet!”
Nisan ortasında geldim Gümüşlük’ e. Geldiğimde Tuna’ nın okulu henüz kapanmamıştı.
Tuna’ nın babası Güven’ le birlikte gelmiştik İstanbul’ dan. Gümüşlük’ e vardığımızda kendi evime uğramadan önce babasını bırakmak ve hasret gidermek niyetiyle ilkin Tuna’ lara uğradık. Çok sevindi beni görünce. “Hoş geldin dostum” dedi. “Geçen yaz nerede kalmıştık, anlat bakalım. “
Henüz okulu kapanmadığından, kafası dağılmasın diye hemen dalmadım korsan hikayelerine. Ayrıca anlatmaya bu kadar erken başlarsam beş ay boyunca her gün bir macera uydurmak zor olabilirdi. Dedemin kitabını İstanbul’ da bıraktığımı söyledim. Öyle ya, arabayla o kadar kıymetli bir kitabı getirmek tehlikeli olabilirdi. Yol boyunca yemek ya da arabaya benzin almak nedeniyle çeşitli yerlerde mola vermek zorunda kalmıştık. Yanımızda getirseydik kötü niyetli kişiler çalabilirdi.
“Peki ne zaman getireceksin?”
“Yuva ne zaman tatile giriyor?”
“Haziran ortası.” diye cevap verdi annesi.
“Harika.” dedim, “Kardeşim de kitabı haziran ortasında kargoya vericek.”
İnandı hemen. Ama haziran başında sormaya başladı her sabah, “Kitap geldi mi?” diye.
Hep bir bahane uydurdum. Yok efendim kardeşim iki gün sonra vericak kargoya, yok efendim bir hafta sonra falan derken haziranın sonu geldi bile.
Bu arada Tuna’ da yuvadan mezun oldu. Nihat, Diğdem, Güven ve ben birlikte gittik diploma törenine.
Doğum günümün sabahı, yani haziranın yirmi sekizinde, artık başlamanın zamanı geldi dedim kendikendime. Ve evden sahile arabayla giderken ilk macerayı kurdum kafamda.
Şeker’ le Tuna koşarak geldiler yanıma.
Bu arada Tuna çoktan anlatmış Şeker’ e burasının aslında eski bir korsan kasabası olduğunu, kendisinin de korsan akademisinden geçen yıl mezun olduğunu, dedem Aslanyürek’ in maceralarını bir kitapta yopladığını, bu kitabın dedemin cenazesiyle birlikte bir kayığa konarak denize bırakıldığını, yıllar sonra sahile vurduğunu, benim tesadüfen kumlar arasında bulup kuruttuğumu falan hep anlatmış Şeker’ e.
“Okudun mu?” diye sordu Tuna.
“Evet, bir sayfa okudum.”
“Daha fazla okusaydın ya.” dedi Şeker, ama Tuna hemencecik yapıştırıverdi cevabı.
“Kitap çok eski ve yıpranmış. Günde ancak bir sayfayı çevirebiliyor.”
“Neden?”
“Anlamıyor musun, çok fazla sayfa çevirirse dağılır kitap!” diye tepindi Tuna olduğu yerde, arkadaşını ikna etmek için boyun damarları şişene kadar sesini yükselterek.
“Yavaş.” diye seslendi annesi uzaktan.
Ben de üsteledim;
“Evet Tuna, yavaş. Korsan sesiyle.”
“Kitap gelmiş, sen bana yavaş diyorsun!” diyerek tekrar şişirdi damarlarını.
“Dün akşam kargo gemisi geldi!” dedim konuya girmek için.
“Eee?”
“Dur bir nefes alayım.”
İki gün önce kitabı sorduğunda canım anlatmak istememiş, kargo gemisinin korsanlar tarafından Bandırma açıklarında batırıldığını söylemiştim. Ansızın ağlamasını önlemek içinse şöyle devam etmiştim; “ Bu kötü haber. İyi haber ise kitap güvertede olduğu için batmamış, sahil güvenlik tarafından Bandırma iskelesinde korumaya alınmış. Kızkardeşim bu gece gidip teslim alacak ama bana ulaşması birkaç gün sürer.”
“İyi bari.” demişti. “N’apalım, biz de bekleriz.”
“Peki ilk sayfada ne yazıyor?” diye sordu Şeker.
“Şu karşıda gördüğünüz Tavşan adası’ nda, bundan tam yüz yıl önce Karakas sirkinin açılışı yapılmış.”
Hemen pürdikkat çöktüler yanıma.
“Sonra?”
Longcilvır tahta ayağıyla ipte yürümüş. Herkes oradaymış. Aslanyürek, Doktor Keskingöz, Fosgöbek, Venedit… “
“Onlarda mı ipte yürümüşler?”
“Hayır, onlar davetliymiş. Longcilvır fakir korsan çocuklarına yardım amacıyla katılmış gösteriye. Yerden tam on metre yükseğe gerilmiş ip. Altına da ateş yakmışlar. Longcilvır tahtabaçağı ve tek gözü ile tırmanmış merdivenleri.”
“Eee?”
“İpe adımını atmış…”
“Eee?”
“Müthiş bir alkış kopmuş. Dört adım atmış Longcilvır, ipin üzerinde...
“Eeee?”
“Tam beşinci adımını atacakmış ki...”
“Eee?”
“Gözü kararmış. Dengesi bozulur gibi olmuş. Bütün izleyenler put kesilmiş. Doktor Keskingöz’ ün Aslanı kesmiş kürkemeyi. Fosgöbek’ in yunusları bile susmuş. Bütün davetliler, görevliler, sirk hayvanları hareketsiz, izlemeye koyulmuş olanları.”
“Eee?”
“ Gerisini okuyamadım.”
“Neden?” diye sordu Tuna ve Şeker, aynı anda.
“Çünkü tam burada yırtılmış sayfa.”
“Allah kahretsin!” diye tepinmeye başladı Tuna. Her tarafı kum içinde kaldı.
“Daha bitmedi. Geceyarısı Venedit geldi balkona. Şekerle ikinize bunları yolladı.” diyerek cebimden iki tane cam parçası çıkardım.
“Nedir bunlar?”
“Davetiye. Karakas sirkinin açılışına siz de davetlisiniz.”
“Yaşasın!” diye bağırmaya başladılar.
“Tuna yavaş!” diye seslendi annesi.
“Evet Tuna.” dedim, “Korsan sesiyle lütfen.”
“Yaşasın!” dedi fısıltıyla, tekrar.
“Yalnız bir sorun var.”
“Nedir?”
“Bu açılış bundan tam yüz sene önce yapılmış. Sizin oraya gitmeniz için zaman sınırını aşmanız gerekiyor?”
“Nasıl yapacağız bunu?”
“Yarın öğle vakti, yani güneş tam tepedeyken denize girip üç kulaç atıcak ve dördüncü kulaçı atarken şifreyi söyleyeceksiniz. Böylece dördüncü kulacı attığınızda yüz yıl öncesine gitmiş olacaksınız. Adanın tam tepesine kurulmuş olan koskoca sirk çadırını göreceksiniz. Ada tavşanları sizi sahilde karşılayıp açılış için giyeceğiniz şık korsan kıyafetlerini verecekler. Sen Tuna, Aslanyürk’ in sağ tarafındaki koltuğa oturacaksın. Şeker de sol tarafındakine. Tavşanlar boyunlarında tepsileri, size kaymaklı dondurma ve türlü çeşit renkli şeker ikram edecekler.”
“Sen gelmeyecek misin?”
“Zaman sınırını geçemem ben.”
“Neden?”
“Yaş sınırı var. On iki yaşından büyükler zaman sınırını geçemiyor.”
“Kahretsin!” dedi Tuna.
“Peki dördüncü kulacı atarken ne söylememiz lazım?” diye sordu Şeker.
“Şifre kitabın ikinci sayfasında yazıyor ama söylediğim gibi, anca yarın okuyabilirim.”
“N’apalım, bekleriz.” diye karşılık verdi Tuna, sonra da ekledi, “Keşke sen de gelebilseydin.”
“Belki bir yolunu bulabiliriz” dedim.
“Nasıl?”
“Buradaki garsonların çoğu aslında iyi korsan.”
Tuna kulağıma eğildi.
“Ama Sadıkof kötü korsan. Dün ben Şeker’ den dayak yiyince güldü.”
Şeker’ le tanışmaları böyle olmuş Tuna’ nın. Şeker’ e kumda karate yapmaya kalkınca, kendinden üç yaş büyük kızdan ağzının payını almış, sonra da dost olmuşlar. Dokuz yaşında Şeker. Tuna ise altı.
“Sadıkof’ u daha sonra konuşuruz. Şimdi siz garsonların yanına giderek usulca “Karakas” diyeceksiniz. Anlamayan anlamasın. İçlerinden biri bunun sihirli bir söz olduğunu anlayacaktır. O kişi, size yarısı kırık bir nazar boncuğu verecek. Bu zaman sınırı pasaportudur. O taşı zaman gümrüğünde görevlilere göstereceğiz. Eğer boncuk onlardaki diğer boncukla eşleşirse ben de zaman sınırını geçip sirkin açılışına katılabilirim.”
“Yaşasın!” diye bağırdı Tuna.
“Peki kimlere soralım?” diye sordu Şeker.
Önünüze çıkan bütün garsonlara.
“Oroo!” diye bağırdı Nihat. Korsan klübesinden çıkmış bara doğru geliyordu.
“Bana bir Viski!”
“Emredersin Nihat abi.” diye karşılık verdi Sadık, barın köşesinden.
“Saat tutuyorum. Tam on beş dakika sonra da ikincisini getireceksin.”
“Emredersin Nihat abi.”
Barmen kardeşimiz İbo’ ya, çocuklara çaktırmadan, kırık bir nazar boncuğu ile birlikte gerekli talimatı vermiştim. Bu nedenle içim rahattı. Nasıl olsa çocuklar bir süre sonra nazar boncuğu ile koşarak yanıma geleceklerdi.
Tam da düşündüğüm gibi oldu. Birkaç kişiye “Karakas” dedikten sonra İbo’ nun yanına gittiler. İbo cebinden boncuğu çıkardı ve şöyle dedi çocuklara;
”Alın bunu ve başka bir şey sormayın.”
Onlar da koşarak yanıma geldiler.
“Başardık!” dedi Tuna ve elindeki boncuğu bana uzattı; “İşte pasaportun!”
“Şükürler olsun.” dedim boncuğu alırken,”Ben de geliyorum.”
Şimdi bir sorun daha vardı.
Beş yaşındaki Deniz’ le Tuna’ nın arkadaşı Emma da konuşulanlara kulak misafiri olmuşlardı. Onlar da gelmek istiyordu açılışa.
Ben Nihat’ la Zühtü’ nün yanına giderken Tuna damarlarını çıkartarak bağırmaya başladı arkadaşlarına;
“Sizin gelmeniz imkansız. Ben kaç yıllık korsanım biliyor musunuz? Tam üç! Üç yılda anca yakalayabildim bu şansı!”
...ve kitabın ikinci sayfasını okumak için ertesi günü beklemeye koyulduk.
Onlar deniz kenarına dönerek oyunlarını sürdürdüler, ben de arkadaşlarımın yanına gittim.
Daha vaktim vardı. Ertesi güne kadar sirkin açılışını erteletecek bir bahane uydururdum nasıl olsa.
İkinci Gün
Canım bir şey anlatmak istemiyor. Oyun yazmaya niyetlenip gelmiştim buralara. Korsan masalları uydurmak değildi niyetim. Sahile arabayla giderken bunları düşündüm.
Otoparka girer girmez gördü Tuna, arabamı. Şeker’ le ikisi koşarak yanıma geldiler. Şeker geçtiğimiz gece babasından izin koparıp Tuna’ lara gitmiş yatıya.
“Şifreyi öğrendin mi?” diye sordular.
“Kötü bir haberim var.” diye cevap verdim yüzümü buruşturarak.
“Nee?” diye sordu Tuna, her an ağlamaya hazır bir ifadeyle. Ansızın iki damla yaş belirdi gözlerinin pınarlarında.
“Bir anda ağlamayı nasıl beceriyorsun?” diye sormuştum geçenlerde.
“Kolay.” demişti, “Yaşlarımı hep hazır tutuyorum.”
Şifreyi öğrenip öğrenmediğimi sordu sesi titreyerek, ağladı ağlayacak…
“Bırak şimdi şifreyi.” dedim, “O gece sirki kötü korsanlar basmış. Sirki ateşe vermişler. Ben o kargaşaya sokamam sizi.”
“Bir şey olmaz, gidelim.” diye diretti Şeker.
“Evet, bence de.” diye atıldı Tuna.
“Ben size önce okuduğun ikinci sayfayı anlatayım işterseniz.” diyerek ister istemez aldım onları yanıma ve sessiz bir köşeye çekildik.
“Longcilvır üç adım atmış, gözü kararmış…”
“Keskingöz’ ün aslanı bile kesmiş kürkemeyi.” diye tamamladı Tuna.
“Yunusları unutma.” dedi Şeker, arkadaşına.
“Unutmuyorum. Sonra ne olmuş, düşmüş mü?”
“Düşmez mi, hem de ateşin tam ortasına.”
“Eyvah!”
“Tam o anda o koca aslan, sen yerinden ok gibi fırla, yere doğru düşmekte olan Longcilvır’ ı havada tahta bacağından yakala ve fırlat kenara. “
İki çocuk da oh çekti birden.
“Ama saçları tutuşmuş.”
“Eee?”
“Sen o iki yunus, akvaryumun içinde çırp kuyruklarını….”
“Söndürüvermişler Longcilvır’ ın saçlarını.”
“Aynen öyle olmuş. Ama meğer o an kötü korsanlar çoktan adaya çıkıp sirkin çevresini sarmışlar bile. İçlerinden biri elindeki meşaleyi çadırın tepesine fırlatınca gökyüzünü bir anda alevler sarmış.”
“Eeee?”
“İkinci sayfa bu kadar. Dediğim gibi ben sizi oraya götürüp ateşin içine atamam.”
“Ama ben biliyorum üçüncü sayfayı” diye atıldı Tuna, bilmiş bir eda ile, “Yunuslar kuyruklaını çırpacak ve ateş sönecek. Demek ki bizim için bir tehlike yok.”
“Ben gene de yarını bekleyelim derim.” diye girdim lafa. “Seninki sadece tahmin dostum. Ya yunuslar ateşi söndürmeyi beceremedilerse?”
”O zaman hepsi yanmış olurdu. Ama biz Aslanyürek’ in senin kollarında öldüğünü biliyoruz. Longcilvır’ ın da yanarak değil yaşlanarak öldüğünü söylemiştin. Demek ki bir tehlike yok.
O an bu çocukkların benden daha zeki olduklarına karar verdim.
“Gitmeyecek miyiz yani?” diye sordu Şeker, Tuna’ dan kaptığı ağlamaklı ifadeyi takınarak.
“Gideceğiz ama Perşembe günü.” diye cevap verdim.
Perşembe günü, yani iki gün sonra , günübirlik bir tekne gezisi ayarlamıştık. Bu nedenle Perşembe günkü doktor randevumu bile cumaya ertelemiştim.
“Perşembe günü Longcilvır’ ın mezarının bulunduğu adaya gideceğiz.” dedim, “ Belki orada o geceye ait bir ipucu bulabiliriz.”
“İyi fikir.” diye karşılık verdi Tuna.
“Ama biz yarın İstanbul’a dönüyoruz.” dedi Şeker, aynı ifadeyle.
“Dönmüyorsunuz.” diye karşılık verdim, “Ben babanla konuştum, cumartesi dönüyorsunuz.”
“Yaşasın.” di ye çığık attı Şeker.
Şifreyi, sirki unutup Perşembe günkü tekne gezisinin hayalini kurmaya başladılar.
“Ben şimdi Bakiye’ ablaya gidip su ve arsak hazırlamasını söyleyeceğim.” dedim. “Yolculuk uzarsa aç kalmayalım.”
“Haklısın.” diye karşılık verdi Tuna.
“Hadi şimdi siz doğru sahile, ben de bakkal Bakiye’ nin dükkanına.”
Çocuklar koşarak gözden kayboldular. İçin için bu hikayeden ben de tad aldığımdan mıdır nedir, gizliden korkmaya başladığımı hissettim. Ben biliyordum kendimi. Korsan masalına bir dalarsam yazacağım oyunu falan unutacak, geceleri eve döndüğümde ertesi gün için korsan araç gereçleri hazırlamaya koyulacaktım.
Üçüncü Gün
Şöyle diyecektim çocuklara;
“Kısa tutmalıyım. Sirkin açılışında çıkan yangından canlarını kurtaran Aslanyürek, Longcilvır, Doktor Keskingöz ve İnatkıran; yarın gideceğimiz adalardan birine sığınacaklar. Bu nedenle yarınki tekne gezisinde zaman sınırını aşıp onları bulabiliriz. Parolayı da öğrendim. ‘Enerji eşittir mc kare!’ Bunu söylediğiniz zaman yüz yıl öncesine gideceksiniz. Ben şimdilik sizinle gelmeyeceğim. Teknecde kalıp sizi geri getirmem gerekecek. ”
Daha doğrusu arabamla sahile doğru giderken hikayeyi böyle kurdum.
Perşembe günü tekneyle açılacağız. Tuna’ nın babası Güven bir tekne ayarladı.
Günübirlik çevreyi dolaşacağız; Bahadır, Mine, Peker, Şeker, Ferin, Güven, Didem, Nihat, Zühtü, Ben ve tabi veletler :)
Tekne Gezisi
Korsan Kabasakal (Bahadır) ve Tuna’ nın babası Güven Longcilvır jr.
“Enerji eşittir mc kare!”
Şeker ve Tuna avazları çıktığı kadar bağırarak şifreyi tekrarladılar ve kendilerini güverteden denize bırakıverdiler. Balık gibiydi iki ufaklık. Bizden daha iyi yüzüyorlardı.
Teknedeydik on arkadaş ve iki çocuk. Bizlerin amacı Çatalada sahilinde denize girmek, teknede güzel bir öğle yemeği yemek ve güneşlenip sohbet etmekti. Çocukların niyeti ise şifreyi tekrarlayarak yüz sene öncesinde gitmek ve Longcilvır ve Aslanyürek’ in başına neler geldiğini yerinde ve zamanında öğrenmekti. Bu gezinin asıl amacı da zaten Longcilvır kalesine gitmek ve orada geçen yüzyıla ait ipuçları aramak değil miydi? Acaba sirkin açılışını engelleyen ve yangını çıkaran korsanlar kimlerdi? Longcilvır’ ın kalesine uğramışlar mıydı? Onlara ait bir iz bulabilir miydik.
Bu oyuna tamamiyle dalmak benim tekne gezisi boyunca çocuklarla ilgilenmem, dolayısı ile de arkadaş sohbetlerini kaçırmam demekti. Tuna ve Şeker’ e şifreyi tekrarlayarak denize atlamalarını önerdim. Böylece yüzmek isteyecekler, bir süre için de olsa oyunu unutup beni de rahat bırakacaklardı.
Tuna başını sudan çıkartır çıkartmaz güverteden onları izleyen bana baktı ve sordu;
“Başardık mı?”
Ardından Şeker çıkardı başını sudan;
“Gittik mi yüz sene öncesine?”
Onlara baktım ve sanki göremiyormuş gibi gözlerimle aranmaya başladım.
“Tuna! Şeker! Neredesiniz?”
Tuna yanındaki Şeker’ e döndü;
“Başardık galiba.” dedi.
Şeker pek inanmamıştı. İkinci güvertede şeftali yiyen babasına bağırdı;
“Baba! Görüyor musun beni?”
“Sesin geliyor ama göremiyorum.” diye cevap verdi Peker.
“Tamam işte! Başardık dostum!” diyerek suyun içinde tepinircesine debelenmeye başladı Tuna.
Annesi de katıldı oyuna.
“Tuna! Neredesin, göremiyorum seni.”
“Hadi dönün artık.” diye seslendim.
Şeker ve Tuna sanki sözleşmişcesine tekrarladılar şifreyi;
“Enerji eşittir mc kare!”
“Oğlum, nereye kayboldun az önce?” diye sordu Didem, sanki oğlu karşısında ansızın belirmiş gibi, yüzünde hayret ifadesiyle.
“Geçen yüzyıla gittik anne!”
“Güzel miydi bari?”
“Değişik bir şey yok. Gene deniz, gene ada…”
“Siz tam gidemediniz.” diye araya gittim. “ Sesiniz burada kaldı. Ayrıca bizi de gördünüz oradayken?”
“Niye tam gidemedik?”
“Hızınız yetersiz kaldı. Yelken açtığımızde hepberaber gideriz.”
“Peki. Öyle olsun.”
“Gözüme güneş geliyor!” diye yakınmaya başladı suda, Şeker. Tam da teknenin yan tarafındaydılar. Şeker minik dalgalara pat pat vururken bir yandan da gözlerini kısarak bize doğru bakıyordu. Tekne belli belirsiz, çok ağır bir biçimde dönüyordu olduğu yerde.
“Sen merak etme.” dedim, “Ben şimdi güneşi uzaktan kumanda ile kenara alırım.”
Cebimden telefonumu çıkardım, bir uzaktan kumanda tutarmış gibi güneşe doğru tuttum. Aynı anda Şeker’ le güneş arasına gemi direği girdi.
Şeker bana baktı ve sanki çok olağan bir şey yapmışım gibi “ Teşekkürler Civan.” dedi, sırtını dönerek yüzmeye devam etti.
Sonra iki çocuk, tekneye çıkıp tekrar denize atlamak için merdivene yöneldiler.
Şifreyi söyleyip denize atlama denemeleri saatlerce sürdü. Defalarca atladılar. Her seferinde sordular, “Gittik mi?” diye. Ve ben her seferinde aynı cevabı verdim. “ Tam değil. Hızınız yetersiz kalıyor. Ama yaklaştınız.”
Şeker gittiğinde üzüldü Tuna ama biraz da kırgındı. Sanırım aralarında bir tartışma geçmiş ve giderayak korsanlığı bırakmış Şeker. Bir daha geldiklerinde ikisi de çoktan unutmuş olur bu kırgınlığı.
Nihat, Longcilvır soyundan gelmiş olmanın mutluluğunu yaşıyor. Ayağındaki yara izi bunun en belirgin kanıtı.
Zühtü ise Lastiksurat soyundan geldiği için hala Tuna’ nın yersiz kafa ütülemelerine karşı bir sipop. Tuna azmaya başladı mı Zühtü’ nün içine giriyor bu Lastiksurat. Tuna korkudan anında suspus oluyor.
Şöyle bağırdı bir keresinde, Zühtü’ nün içine Lastiksurat girdiğinde, bir yandan arkasına bile bakmadan tabanları yağlarken;
“Dayan Zühtü! Doktor bulmaya gidiyorum! Sana dünyanın en iyi doktorlarını getireceğim sana!”
Neyse ki Zühtü düzelmişti de, doktora falan gerek kalmamıştı. Tuna da geri gelmişti ürkek adımlarla, az ilerde gizlendiği çalıların arasından çıkarak.
Tuna tam bir karışım olduğunu düşünüyor.. Soyunun bir kolu Aslanyürek’ e, bir kolu Longcilvır’ a dayanıyor. Lastiksurat’ la da kan bağı varmış. Öyle diyor. Hani arada bir içine girip yaramazlık yaptırıyor ya Tuna’ ya bu Lastiksurat. Sebebi buymuş meğer. Uzaktan da olsa akraba oluyorlarmış. :))
“Cuvaaan, biliyo musun, ben kesin Lastiksurat’ ın soyundanım.”
“Hani Aslanyürek soyundan geldiğini söylüyordun?”
“O da var.. Bacaklarım Aslanyürek’ e çekmiş. Bak. Demir gibi. Kollarım da Longcilvır’ a.. Onun kolları gibi kaslı. İnanmazsan bak pazılarıma. Yüzümse Lastik gibi. İstediğim şekle giriyor. Demek ki Lastiksurat da benim kanımdan. Öyle olmasa içime girip bana yaramazlık yaptırabilir mi? ”
“Haklısın. Zaten Korsanköy’ de herkes akrabaymış.”
Ciddi bir ifade ile yüzüme bakıyor.
“Tam da benim düşündüğüm gibi.”
Tuna’ nın böyle ciddi ifadelerle sorular sorması ve benim de aynı ifade ile bunları yanıtlamaya çalışmam büyükler arasında prim yapmama neden oluyor. Bir çocukla böyle birebir iletişim kurmamı hayran hayran izliyor bazıları. Arada özenip teşne olanlar çıksa da tam olarak hikayenin içine giremiyorlar. Tam ben Longcilvır’ ın pasifik macerasını anlatırken araya biri dalıvariyor;
“Onun adı Long John Silver değil miydi?”
Tuna hemen yapıştırıyor cevabı;
“Sen karışma. Bu özel. Bizim kendi kahramanımız.”
Ve dallanıp budaklanıyor hikayemiz, geçen yaz olduğu gibi. Korsan dünyasını ve Gümüşlük rüyasını birlikte yaşıyoruz, 2009 yazının içinden geçerken.
Temmuz ortalarıydı.. Çok korkmuştum o gece..
Anlatmalıyım bunu.
Kızmıştım Tuna’ ya..
İki buçuk yaşındaki Okyanus, kayrak taşları üzerinde koşuştururken düşmüş ve ağlamaya başlamıştı. Hemen geldi annesi yanına. Allahtan yoktu bir şeyi. Ben o sırada Deniz’ in restoranına oturmuş yemek yiyor, bir yandan da olanları izliyordum. Tuna bunun hiç de ağlanacak bir şey olmadığını kanıtlamak istercesine kendini yere atmaya başladı. Oki’ nin düştüğü yerden başlayarak yedi sekiz adım ilerliyor, koşmaya başlıyor ve kendini atıveriyordu küçük kızın düştüğü taşların üzerine. Lastik bir top gibi.. Çevredekiler dehşet içersinde onu izliyordu.
Seslenerek ikaz etmek istedim birkaç kere, dinlemedi. Bir keresinde tam kafa üstü düşecekken son anda döndü ve kalçasının üzerine düştü. Sonra da bir kahraman edasıyla kalkarak yanıma geldi ve çanak sorularından birini sordu;
“Aslanyürek hiç böyle düşmüş müdür?”
Amacı korsanlarla ilgili yeni bir konu açmaktı.
“Bundan sonra Aslanyürek falan yok.” dedim, soğuk bir ses tonuyla. Masal bitti. Ben söz dinlemeyen, kendine zarar veren ve sürekli çevresini rahatsız eden bir çocukla dedemin maceralarını paylaşamam. Yazık. Demek ki buraya kadarmış.”
Bir an yüzüme baktı, arkasını dönerek iki adım attı, durdu, bana döndü…
“Zaten hepsi yalandı.” dedi.
Sustum..
Gözleri doluverdi bir anda.
“Dedenin kitabı da yalan, anlattığın hikayeler de yalan. Herşey yalan! Beni oyalamak için uydurdun sen bunları. Hoşuma gitsin diye...”
Cevap veremedim.. Boğazım düğümlendi.. Korktum.. Gözlerim doldu...
“Masalı bozmayalım Tuna’ cık!” diye haykırdım içimden. “Buna hepimizin ihtiyacı var. Zühtü’ nün de, Nihat’ ın da, benim, hatta annenin ve babanın bile... Belki de senden daha fazla.”
Söyleyemedim tabi bunları. Zaten bütün bu düşünceler saniyelerden daha kısa bir zaman diliminde belirdi kafamda... ve kayboldular.
Tuna’ nın gerçeği birdenbire bütün çıplaklığı ile dile getirmesi korkuttu beni. Bu onun için nasıl bir yıkımsa benim için de öyleydi. Geçenlerde deterjanlı su şişesinde daldırdığı çubuğu üfleyerek baloncuklar yapıyordu Tuna. Bir süre havada süzüldüktwen sonra ansızın patlıyordu baloncuklar. Kristal parçaları gibi pırıl pırıldılar.
“Bunların hepsinin içinde birer dünya var.” demiştim , Tuna çubuğu üfleyip de köpükten baloncuklar gökyüzüne doğru salınmaya başladığında. “Sen üfleyinde oluşuyorlar, gökyüzünde dolaşıyorlar bir süre ve sonra ansızın patlayıveriyorlar. Yerine yenileri geliyor. Bu süre içinde kimbilir neler oluyordur o baloncukların içinde. Canlılar oluşuyor, gelişiyor, kendi uygarlıklarını yaratıyor ve sonra da sonsuza karışıyorlar.”
“Gerçek mi bunlar?”
“Elbette değil. Onlar köpük parçası. Gerisi bizim hayal gücümüz.”
“ Hayal kurmak güzel bir şey. ” diye mırıldanmıştı, sanki kendine söylermişcesine.
“Bence de. “
Şimdi de bizim korsan dünyamız patlamak üzereydi. Tıpkı köpükten bir balonun yok olması gibi.
Yaşlar yanaklarına akarken fırladım yemek masasndan ve kucakladım onu.
“Şaka söyledim.” dedim, “Sen çok iyi bir çocuksun. Ve ben seni çok seviyorum.”
Yüzüme baktı, elinin tersi ile yanaklarındaki yaşları sildi...
“Ben de.” dedi.
“Ne oldu yahu bize?” diye sordum, saçlarını okşarken, “Niye böyle birbirimize düştük?”
“Galiba içimize Lastiksurat girdi.”
Rahatlamıştım. Masal dünyamız infilak etmemişti. Korsan kasabamız, korsan kahramanlarımız, her şey yerli yerinde duruyordu .Derin bir nefes aldım, Tuna’ yı yere bıraktım…
“Bir daha kendine acı verme olur mu?”
“Ama Oki’ nin de canı acımıştı.”
“O bir kazaydı. Okyanus istemeden düştü. Ya da dikkat etmediği için. Bir daha kendini yerlere atma olur mu?”
“Aslanyürek de atmış mıdır kendini yerlere?”
“ ………”
Köpükten baloncuğumuz hala süzülüyordu Gümüşlük semalarında.. Aylardan temmuzdu..
Belediye kahvesinin yanında dondurmacılık yapan beyefendinin aslında emekli bir kaptan olduğunu öğrendiğimde bu havadisi Tuna’ ya yetiştirmeden edemedim.
Canım dondurma istemişti bi akşam sahilde dolanırken. Bir top kaymaklı, bir top karamelli, bir top fıstıklı bir top da çikolatalımı ısmarladım ve dondurmacı ağabey külahımı hazırlarken sordum;
“Uzun zamandır yoktunuz?”
“İstanbul’ daydım. Emekli kaptan kimliğimin yenilenmesi için gitmem gerekiyordu.”
Sonra da anlattı uzun uzun. Uzun yol kaptanı olduğunu, emekli olduktan sonra buraya yerleştiklerini falan...
*********************************
Telefonda şöyle dedim Tuna’ ya;
“Venedit’ in kanadı kırıldı. Kıran çocuklar aranıyor. Venedit hayvan hastanesinde en üst katta özel bir odada bakıma alındı. Hastanede yatan diğer hayvanların bundan haberi yok. Venedit’ in orada olduğunu bir duyarlarsa geçmiş olsun dileklerini iletmek için başına üşüşürler. Gümüşlük dışından iki çocuk, Venedit’ e sapanla taş atmışlar. Sağ kanat kemiği kırılmış zavallının. Allahtan oradan geçmekte olan iyi yürekli insanlar hemen doktor Keskingöz’ e haber vermişler. O da gelerek Venedit’ i hayvan hastanesine götürmüş. Şu an sağlık durumu iyi.”
Bu hikayeyi uydurma nedenine gelince...
Dün akşam Tuna anneannesi ile eve çıktı. Annesi ve Babası biraz daha bizimle kalmak istediler. Hepbirlikte Zühtü’ nün bahçesinde otururken ani bir telefon geldi anneanneden. Tuna ağlıyor ve annesini istiyordu. Hemen telefonu kaptım ve Venedit’ in başına gelenleri anlattım heyecan içersinde. Hemen kesti ağlamayı ve sapan atan çocukların kim olduğunu sordu.
“Bizim buralardan değilmişler. Jandanrma arıyor. Bütün haber merkezlerine haber verildi. Başkomutanın emriyle geniş çaplı bir arama başlatıldı.”
“İyi bari.” dedi.
“Annen ve Baban da bizimle. Eğer izin verirsen şimdi Venedit’ i sizin araba ile hastaneye götüreceğiz.”
“Tamam.” dedi, “Biz anneannemle yatıyoruz o zaman. Söyle onlara fazla geç kalmasınlar.”
*******************************
Az önce Tuna Venedit’ e bir resim yolladı. Kendi çizmiş defter kağıdına. Resimde bir çocuk, bir adam bir de güneş var. Kurşun kalemle çizmiş ve boyamamış. Resmi hamağın altına bıraktı Venedit’ in yardımcı papağanları alıp ona iletsin diye. Az önce aldı minik papağanlar resmi. Tuna sahile gitmişti birkaç dakikalığına, o sırada uçtu gitti resim. : ) (Nasıl acaba?) ;)
Venedit’ in minik asistan papağanları var. Onlara öğretmenlik yapıyor, konuşmasını öğretiyor. Her yere yetişemediği için bazı gemilere asistanlarını yolluyor gerektiğinde, haberleşmek için.
- **************************
Şu anda Tuna önündeki patates tabağı ile cebelleşiyor. Karnının aç olmadığını söylüyor ama doğru değil bu. Asıl niyeti bir an önce denize girmek.
Annesi üsteliyor yesin diye ama nafile.
Tuna’ ya o patateslerin aslında Venedit için hazırlandığını söyledim.
“Ama sen patates ısmarlayınca ahçıbaşı tabağı sana yolladı. Aslında patateslerden birinin içinde minicik bir rüya çipi var. Venedit onu yiyince çok güzel rüyalar görecekti hasta yatağında. Ama kısmet sanaymış.”
“Hangi patateste saklı rüya çipi?” diye sordu.
“Ahçıbaşı tam tabağı tepsiye koyarken karıştı patatesler. “
“O halde hepsini yesem?”
“Bence de.” diye cevap verdim.
Şimdi ise tabağı bitirmekle meşgul.
**************************
Derkeeeen.....
Saatler saatleri, günler günleri kovaladı, köpükten baloncuklar birbirinin peşisıra patladı ve eylül geldi çattı. Bavulumu topladım, evi kapattım ve dostlarıma veda etmeden düştüm yola. Çünkü kısmetse tekrar gitmek istiyorum. Yaz geçse bile galaksiler parlamaya devam ediyor..
Ama neticede bir yazı daha afiyetle yiyip bitirmiş bulunuyoruz.
Yukarıda yazdıklarım yaşanan masalların ve anlatılan gerçeklerin çok küçük bir bölümü.
Kısacası, şu an dosyadan çıkanlar bunlar. Hayalini kurdukça buraya da ekleyeceğim..
Bu arada, "Başta sözünü ettiğin oyunu yazdın mı?" diye soracak olursanız, evet yazdım. Ama sadece üç sahne yazabildim. Bütün rol kişilerim üçüncü sahnenin bitiminde, oldukları yere oturdular, sabırla keyfimin gelmesini bekliyorlar..
“Huzursuz Bacak” sendromuma gelince; galiba beynim bacaklarım için uygulanan ilaç tedavisine çok bozuldu. “Sen misin benimle uğraşan” diye düşünmüş olmalı ki, huzursuzluk kollarıma da sirayet etti.
Ne yapalım, neysek oyuz..
|